Archive for the ‘Sinop’ Category

Hamsilos Koyu, Türkiyenin tek fiyordu

Pazar, Mayıs 2nd, 2010

Yemyeşil ormanı, denizin bir nehir gibi kara içine girdiği Hamsilos Koyu (Hamsaroz) ve civarı bir doğa harikasıdır. Il Merkezine 11 Km. uzaklıktadır. Akliman-Hamsilos (Hamsaroz) yöresi Kültür Bakanlığı tarafından 1.derecede Doğal Sit alanı ilan edilmiştir. (9.Nisan 1987 tarih 19.426 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı, 19.Nisan 1989 tarih ve 20144 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan ikinci değişik Bakanlar Kurulu Kararı ile. ) Hamsilos Koyu ( Hamsaroz), çiçek ve ağaçlarla bezenmiş olağanüstü güzellikte bir dinlenme yeridir. Koyun oluşumunda, gerekli olan buzul aşındırması IV. Jeolojik Zamanda bu yörede oluşmadığından, Hamsilos Koyu (Hamsaroz), Deveci Deresi adlı küçük bir akarsuyun ağzında yer alan 300-400 m.lik bir deniz girintisidir. Hamsilos (Hamsaroz) limanı, morfolojik delillere göre, Deveci Deresi Vadisinin aşağı kesiminin, karada oluşan çöküntüler sonucunda sular altında kalmasıyla oluşmuş, dünyada sadece Norveç ve Sinop’ta bulunan “RIA” tipi kıyıdır.

hamsilos_04

Reis Otel – Sinop

Pazartesi, Ağustos 31st, 2009

Sinop Reis Otel, Sinop’taki konaklama beklentilerini karşılamak, her türlü profesyonel ihtiyaçlara cevap vermek ve unutulmaz yiyecek-içecek deneyimleri yaşatmak için hizmetinizde. Otelimiz, şehir merkezindeki konumu ile iş seyahatleri, fuar ziyaretleri veya tatil amaçlı geziler için Sinop’ta yeni ideal bir adrestir. Teras katımızda deniz manzaralı kahvaltı salonu bulunan Sinop Reis Otel, Şehir merkezinde olup; postaneye, bankalara ve alışveriş merkezlerine yürüme mesafesindedir.
Otelimizin iç ve dış görünümü özenle yapılmış olup, Türk mimarisini sergiler. İçi zevkle döşenmiş, otantik, huzurlu ve keyifli bir mekandır. Eşsiz misafir odalarımızın hepsi konfor göz önünde tutularak tasarlanmış ve en son teknolojik malzemeler ile donatılmıştır.
Bir Sinop klasiği yaşamak için, deneyimli ekibi, vazgeçilmez mutfağını Sinop Reis Otel özenle sunmaktadır. Damak zevkinize hitap eden lezzetlerimizi; Salonumuzda, Kahvaltı Salonu’nda ve Oda Servisi’nde tadabilirsiniz.
Yüksek konukseverlik standartlarımız, üstün servise olan bağlılığımız ve lezzetli mutfağımız ile misafirlerimize kendilerini çok özel hissettirmek bir numaralı amacımızdır.

Sinop Reis Otel, en üst katındaki 100 kişilik Salonu’nda iş toplantıları ile konferans organizasyonlarının yanı sıra özel davetlere de ev sahipliği yapmaktadır. Klasik ve modern tarzın bileşimiyle dekore edilen odalarda pencereler, her türlü mobilya aksamı ve iç kapıların ahşap olması, Sinop Reis Otel’e otantik bir hava katmaktadır.

Adres : Meydankapı Mh.Kurtuluş Cd.
No:19   SİNOP-TÜRKİYE
Telefon : 0 368 260 40 20 (Pbx) E-Mail : bilgi@sinopreisotel.com Web : www.sinopreisotel.com

Sinop Reis Otel, Sinop’taki konaklama beklentilerini karşılamak, her türlü profesyonel ihtiyaçlara cevap vermek ve unutulmaz yiyecek-içecek deneyimleri yaşatmak için hizmetinizde. Otelimiz, şehir merkezindeki konumu ile iş seyahatleri, fuar ziyaretleri veya tatil amaçlı geziler için Sinop’ta yeni ideal bir adrestir. Teras katımızda deniz manzaralı kahvaltı salonu bulunan Sinop Reis Otel, Şehir merkezinde olup; postaneye, bankalara ve alışveriş merkezlerine yürüme mesafesindedir.
Otelimizin iç ve dış görünümü özenle yapılmış olup, Türk mimarisini sergiler. İçi zevkle döşenmiş, otantik, huzurlu ve keyifli bir mekandır. Eşsiz misafir odalarımızın hepsi konfor göz önünde tutularak tasarlanmış ve en son teknolojik malzemeler ile donatılmıştır.
Bir Sinop klasiği yaşamak için, deneyimli ekibi, vazgeçilmez mutfağını Sinop Reis Otel özenle sunmaktadır. Damak zevkinize hitap eden lezzetlerimizi; Salonumuzda, Kahvaltı Salonu’nda ve Oda Servisi’nde tadabilirsiniz.
Yüksek konukseverlik standartlarımız, üstün servise olan bağlılığımız ve lezzetli mutfağımız ile misafirlerimize kendilerini çok özel hissettirmek bir numaralı amacımızdır.

Sinop Reis Otel, en üst katındaki 100 kişilik Salonu’nda iş toplantıları ile konferans organizasyonlarının yanı sıra özel davetlere de ev sahipliği yapmaktadır. Klasik ve modern tarzın bileşimiyle dekore edilen odalarda pencereler, her türlü mobilya aksamı ve iç kapıların ahşap olması, Sinop Reis Otel’e otantik bir hava katmaktadır.

Adres : Meydankapı Mh.Kurtuluş Cd.
No:19   SİNOP-TÜRKİYE
Telefon : 0 368 260 40 20 (Pbx) E-Mail : bilgi@sinopreisotel.com Web : www.sinopreisotel.com

Ayışığı Apart Otel – Sinop

Pazartesi, Ağustos 31st, 2009

Ayışığı Otel-Restaurant-Cafe-Bar-Plaj

sinop_ayisigi_apartotel_01

Ağaçlarla çevrili, denize sıfır olan 8 oda kapasiteli apart otelimiz 10.000 metrekare arazi içersinde yer almaktadır. Apartlarımızın dördü tek oda, mutfak ve teras, diğer dördü ise iki oda mutfak ve teras içermektedir.

Tek odalı apartların yatak kapasitesi (4 kişilik): çift kişilik yatak ve çift kişilik çek-yat
İki odalı apartların yatak kapasitesi (5 kişilik): 1 odada yatak odası takımı diğer odada ise çift kişilik ve tek kişilik olmak üzere iki adet çek-yat bulunmaktadır.

Ayrıca apartların hepsinde bulunan uydu televizyon, telefon, wireless internet, klima, tam donanımlı mutfak ekipmanları, buzdolabı ve mangaldan yararlanabilirsiniz.

Otelimizin önünde araçlarınız için özel otopark bulunmaktadır.

Hizmetlerimiz

Tam donanımlı mutfak malzemeleri
Buzdolabı
TV
Uydu (yerli-yabancı)
Klima
Wireless Internet
Telefon
24 saat sıcak su
Ücretsiz otopark

sinop_ayisigi_apartotel_02

Adres : Ayışığı Turizm İnş. Tic. Ltd. Şti. Ordu cad. No: 21 Gelincik / SİNOP-Türkiye

Apartotel : 0 368 261 38 32 direkt hat (dahili 12)

E-mail : caginkaya57@yahoo.com / caginkaya57@hotmail.com

Otel hakkında daha fazla bilgi ve yorumlar için tıklayınız >>>

Ayışığı Otel-Restaurant-Cafe-Bar-Plaj

sinop_ayisigi_apartotel_01

Ağaçlarla çevrili, denize sıfır olan 8 oda kapasiteli apart otelimiz 10.000 metrekare arazi içersinde yer almaktadır. Apartlarımızın dördü tek oda, mutfak ve teras, diğer dördü ise iki oda mutfak ve teras içermektedir.

Tek odalı apartların yatak kapasitesi (4 kişilik): çift kişilik yatak ve çift kişilik çek-yat
İki odalı apartların yatak kapasitesi (5 kişilik): 1 odada yatak odası takımı diğer odada ise çift kişilik ve tek kişilik olmak üzere iki adet çek-yat bulunmaktadır.

Ayrıca apartların hepsinde bulunan uydu televizyon, telefon, wireless internet, klima, tam donanımlı mutfak ekipmanları, buzdolabı ve mangaldan yararlanabilirsiniz.

Otelimizin önünde araçlarınız için özel otopark bulunmaktadır.

Hizmetlerimiz

Tam donanımlı mutfak malzemeleri
Buzdolabı
TV
Uydu (yerli-yabancı)
Klima
Wireless Internet
Telefon
24 saat sıcak su
Ücretsiz otopark

sinop_ayisigi_apartotel_02

Adres : Ayışığı Turizm İnş. Tic. Ltd. Şti. Ordu cad. No: 21 Gelincik / SİNOP-Türkiye

Apartotel : 0 368 261 38 32 direkt hat (dahili 12)

E-mail : caginkaya57@yahoo.com / caginkaya57@hotmail.com

Otel hakkında daha fazla bilgi ve yorumlar için tıklayınız >>>

Teyzenin Yeri Mantı Evi – Sinop

Pazartesi, Ağustos 31st, 2009

sinop_manti_01Bu lokanta da  Sinop mantısının (diğer mantılardan ayıran özelliği parçaların büyük, kulak şeklinde, cevizli ve bol tereyağlı olmasıdır) yanında Etli Ekmek, çiğ börek, gözleme, sigara böreği birde aslında bir çerkez yemeği olan ama artık Karadeniz’e en azından Sinop’a mal olmuş şipsiyi’de bulabilirsiniz.

ADRES :  Yeni Mah. Gazi Cd.No:39  – 0368 2617368  Sinop

sinop_manti_01Bu lokanta da  Sinop mantısının (diğer mantılardan ayıran özelliği parçaların büyük, kulak şeklinde, cevizli ve bol tereyağlı olmasıdır) yanında Etli Ekmek, çiğ börek, gözleme, sigara böreği birde aslında bir çerkez yemeği olan ama artık Karadeniz’e en azından Sinop’a mal olmuş şipsiyi’de bulabilirsiniz.

ADRES :  Yeni Mah. Gazi Cd.No:39  – 0368 2617368  Sinop

Antik Çağda Sinop

Pazartesi, Ağustos 31st, 2009

Sinop’un Karadeniz’in en güvenli ve güçlü ticari potansiyele sahip şehri olması Greklerin buraya erken çağlardan beri ilgi göstermelerini ve Ege dünyasının zengin kültürel yaşantısından kopmamasını sağlamıştır. Şehir, tüm deniz kıyısının merkezindedir. 350 mil uzaklıkta, batıda Byzantium, doğuda Phasis, kuzeyde Odessa ve Olbia ve Tanais vardır ve bunlar Sinop merkez alındığında Karadeniz’in de belli başlı noktalarıdır. Kırım ile Sinop arasında 144 mil uzunluğundaki denizin ortasında açık günlerde her iki kıyının da görüldüğünü Strabon’dan beri tüm denizci ve seyyahlar belirtir.

Mezopotamya ve Anadolu yolları Sivas’tan Karadeniz’e ulaşabilmek için iki rota takip ederdi: Bunlardan ikincisi Sivas, Tokat, Amasya, Kavak ve Samsun yoluydu ki bu yoldan bir kol Amasya’dan itibaren Gümüşhacıköy, Vezirköprü, Boyabat-Sinop bağlantısını sağlardı. Anadolu, Mezopotamya, İran, Suriye, Mısır ve Kilikya malları ve Hindistan, Yemen eşyası Trabzon, Samsun ve Sinop Limanlarına gelirdi. Bu yolların erken çağlardan itibaren kullanılmış olmaları gerekir. Ticaret bağlantısını ve önemini büyük ölçüde denizden sağlayan Sinop’ta kıyı kesimini Anadolu’dan ayıran aşılması güç dağ sıraları Roma yolları yapıldıktan sonra Sinop’un kara ticaretine darbe vurmuş ve buna karşılık Amissus (Samsun) gelişmiştir. Hellenistik dönemde Ephesus’u İç Anadolu’ya bağlayan yolların yapılmasına rağmen Sinop’un Kapadokya ürünleri için Liman olması özelliği uzun süre devam etmiştir. Limanı batıya bağlayan bir kıyı yolunun ise son yıllara kadar yapılamadığı bu yolun çok tehlikeli olduğu ve ekonomik olmadığı bilinmektedir. Günümüzde Sinop’u Anadolu’ya bağlayan en önemli yol Boyabat yoludur ve bunun dışında şehir bir liman karakterini taşımaktadır. Sinop’un ihraç ettiği ürünlerin başında kereste gelirdi. Günümüzde olduğu gibi geçmişte de gemi inşasında ve mobilyacılıkta kullanılan kerestenin önemli bir üretim merkezi İstefan’dı. Balıkçılık da her zaman önemliydi. Strabon, zeytin ağaçlarının çokluğuna işaret ederken, zeytinyağı yöre ve Yunanistan için önemli bir madde olduğunu belirtir. Strabon’un “Sinopik” olarak adlandırdığı kırmızı toprak ise Antikçağ Sinop’unun bilinen en değerli ürünüydü. Kırmızı mürekkep, mineral boyaması olarak üretilen bu madde, boya olarak gemi, tahta, ev, mobilya ve terra cota imalinde kullanılırdı.

Sinop’un Grek kültürü içinde demokratik yaşantısı onun Antikçağ tarihinde neden değişken, özgürlükçü bir felsefe okulu yarattığını açıklar. Sinop’lular Atina’da Diogenes’in kesin net fikirlerini ürettiler. Aklın tabiatı, giderek özgür, cesur ve kinik bir karakter aldı. Bu Atina etkisi ve Sinop Limanının özgür koloni yaşantısı ile açıklanabilecek bir durumdur. Diogenes’in babası ile birlikte Atina’ya Anthistenes’in okuluna gittiği söylenir. Diogenes’in İskender ile karşılaşmasındaki fıçı olayının da belirttiği gibi, insanın insana olan kişisel cesareti, saklamak, yalnız yaşamak, hayatın nimetlerinden şuh bir neşe bulmak, tüm bir kinik karakter özellikleri maceralı bir koloni yaşamının ürünüdür.

Tarihsel ve arkeolojik kaynaklar Sinop’ta 12 Helen Tanrısı’ndan 7 sine inanç olduğunu ortaya koymuştur : Zeus , Apollo, Hermes, Ares, Poseidon ve Demeter. 5 tanrı ise geç dönemde önem kazanmıştır. Dionysos, Asclepius, Dioscurlar, Serapis ve İsis. Sinop’taki 4 mitolojik kahraman ise Autolycus, Phlogius, Perseus ve Heracles’tir. 4 asral tanrı :Helios, Selene, Hydria. Caos ve Sirius. 6 kavram : Nemesis, Themis, Eros, Nike, Hygeia-Fortuna. Robinson, Asurluların kendi inanışlarını buraya getirirken, ay tanrısı Sin’i de şehrin ismi olarak belirttiklerini söylemektedir. Ay kültüründen geliştirilmiş bu inanış “Men” adı altında Pontus yöresinde yaygın bir inanıştı. Şüphesiz geç dönemin en önemli tanrı kültürünü Serapis oluşturuyordu. Sinop’luların Serapis’i diğer Anadolu şehirlerindeki tanrı kültürlerinde olduğu gibi Mısır’dan aldıkları ve Zeus Helios’un yerine Güneş Tanrısı Osiris ve Apis’in bir kombinasyonu haline getirdikleri anlaşılır. Bu kültürle ilgili olarak Sinop’ta bir tapınağın kalıntıları vardır. Bu konuda söylenecek son söz Roma çağında bir çok kentte olduğu gibi bu şehirde de Augustus inanışı ve tapınağının olduğudur.

Sinop arkeolojisi ile ilgili yapılan çalışmaları iki kısma ayırarak incelemek mümkündür. Bunlardan ilki Osmanlı dönemi ve öncesinde Sinop’a gelen seyyahların gördükleri eserler, diğeri de Cumhuriyet döneminde yapılan kazılardır. Sinop arkeolojisi hakkında ilk yazılı kaynak Strabon’ dur. Yazar, kentin kurulduğu kıstağın iki yanında iç ve dış limanlar , duvarla çevrili kale içinde ise gymnasium, agora ve direkli caddelerden bahsetmektedir.

1817- 19 yıllarında Karadeniz sahillerini gezmiş olan Ninas Bıjıkyan, kale arkeolojisi hakkında değerli bilgiler vermektedir. 1840′larda Sinop şehrini ve civarını detaylı bir incelemeyle gezen Hamilton, ilk gerçekçi arkeolojik gözlemci olmuştur. 20. Yüzyıl başında Sinop’ta incelemeler yapan Robinson’un yayımladığı makaleler ise şehrin arkeolojisinin olduğu kadar, antikçağ tarihi ve kültürü hakkında da elimizdeki en detaylı kaynaktır.

Arkeolojik Çalışmalar

Sinop’ta yapılan arkeolojik kazılar ise Türk Tarih Kurumu adına yapılmıştır. Bu kazılara Ekrem AKURGAL ve Afif ERZEN başkanlık etmişler, ayrıca Ludvig BODDE de çalışmalara katılmıştır. Bu kazılarla Demirciköy höyüğü sondajlarında ilk tunç çağından kalan katmanlar ele geçmiştir.

Bunun dışında Boyabat ve Durağan’da bulunan kaya mezarları belli bir Frig-Paphlagonia mezar tipinin örnekleridir. Bunlar hakkında sayısız yayın yapılmıştır. Sütunlu alınlık cepheleriyle ve revaklarıyla giriş bölümleriyle ortaya çıkan bu mezarların kaya içine oyulmuş mezar odaları tonozlu ve ölü sedirlidir. Cephelerinde insan- aslan mücadelesi, (Direklikaya- Terelek) kadın (Terelek) gibi sahnelerin olduğu bu mezarların sade bir örneği de Durağan- Ambarkaya mezarıdır. Etkileyici bir cephe veren bu mezarların figürlenmelerinde Anadolu ve Grek kaynaklı semboller birlikte görülür. Aslan mücadelesi ya da Kybele’den getirilen kadın figürlerinde olduğu gibi , ahşap malzemenin taşa geçmiş örnekleri olan söz konusu olan mezarlar İ.Ö. V- İ.S. II. Yüzyıllar arasına tarihlenirler. Bu arada Boyabat’ın kuzeyinde Dogurga kaya kabartması da çok tahrip olmakla birlikte bir insan vücudunu tasvir etmektedir.

Kaya mezarlarından kazılara dönülürse, bu kazıların amacı Yunan kolonizasyonunun başlangıcı ve amacını saptamak, Kimmer, Frig, Hitit ve Yunan öncesi kültlerinin izlerini bulmak, arkaik gelişimin çeşitli periyotlarının sonuçlarını araştırmaktı. Bu kazılarda, Sinop’un devamlı yerleşim merkezi olması özgün bir katmanın bulunmasını imkansızlaştırmıştır.

Kazılarda günümüzde sergilenmekte olan Serapis tapınağının kalıntısı bulunmuştur. Güneydoğusunda altarı olan yapının parçaları beş grup halinde arkaik dönemden Roma dönemine kadar tarihlenir . Buluntuların İ.Ö.IV. yüzyıldan öteye gitmediği ve yapının Hellenistik dönemden kaldığı belirtilmiştir. Ayrıca günümüzdeki mezarlığın içi ve dışında yerleşmiş olan nekropol büyük tahribata rağmen birçok mezar steli , Yunan ve Roma dönemine ait aslan kabartmaları vermiştir ki bunlar Kastamonu-Ankara ve Sinop müzelerinde sergilenmektedir. Tapınak kalıntısının güney yönünde mozaik kalıntıları çıkmıştır. İ.Ö.IV. yüzyıldan kaldığı sanılan bu mozaiklerin üstü kazıdan sonra tekrar örtülmüştür ki bu parçalar günümüzde Sinop Müzesi’nde bulunmaktadır.

Sinop’ta en büyük arkeolojik buluntu ve yapı ise Balatlar yapı kompleksidir. Yapı Kompleksinin çevresinde sokak aralarında pek az kısımları koruna gelmiş yapı kalıntıları, şehrin bu bölümünde Antikçağdan beri idari yapı gruplarının olduğunu göstermektedir. Muhtemelen Mithridatlar dönemi idari yapıları belki sarayı aynı alanda yer almaktaydı. Roma döneminde de kullanılan alanda en iyi koruna gelen yapı kompleksi Bizans dönemine aittir. VI. Yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Haçvari planlı bir ana mekan ve önünde avlu benzeri yapı kalıntısı bulunan kompleks içinde fieskolu (duvar resimli) geç devir şapeli (küçük kilise) bulunmaktadır. Şahıs mülkiyetinde bulunmakta olan yapı grubu 2000 yılında kamulaştırılmıştır.

Sinop’ta darp edilen sikkelerde yunus balığı üzerinde kartal, gemi pruvası, tanrı ve tanrıça figürlerinin yanı sıra Roma döneminde arkaik bir Dionysos tasviri dikkat çekicidir. Bu geç dönemde arkaizme dönüş paganizmin Hıristiyanlıktan daha köklü bir din olduğunu kanıtlamak için yapılmıştır. Söz konusu arkeolojik malzeme, 1941′de Pervane Medresesi’nde açılıp, 1970′de kendi binasına taşınan Sinop Müzesi’nde sergilenir.

Sinop’un Karadeniz’in en güvenli ve güçlü ticari potansiyele sahip şehri olması Greklerin buraya erken çağlardan beri ilgi göstermelerini ve Ege dünyasının zengin kültürel yaşantısından kopmamasını sağlamıştır. Şehir, tüm deniz kıyısının merkezindedir. 350 mil uzaklıkta, batıda Byzantium, doğuda Phasis, kuzeyde Odessa ve Olbia ve Tanais vardır ve bunlar Sinop merkez alındığında Karadeniz’in de belli başlı noktalarıdır. Kırım ile Sinop arasında 144 mil uzunluğundaki denizin ortasında açık günlerde her iki kıyının da görüldüğünü Strabon’dan beri tüm denizci ve seyyahlar belirtir.

Mezopotamya ve Anadolu yolları Sivas’tan Karadeniz’e ulaşabilmek için iki rota takip ederdi: Bunlardan ikincisi Sivas, Tokat, Amasya, Kavak ve Samsun yoluydu ki bu yoldan bir kol Amasya’dan itibaren Gümüşhacıköy, Vezirköprü, Boyabat-Sinop bağlantısını sağlardı. Anadolu, Mezopotamya, İran, Suriye, Mısır ve Kilikya malları ve Hindistan, Yemen eşyası Trabzon, Samsun ve Sinop Limanlarına gelirdi. Bu yolların erken çağlardan itibaren kullanılmış olmaları gerekir. Ticaret bağlantısını ve önemini büyük ölçüde denizden sağlayan Sinop’ta kıyı kesimini Anadolu’dan ayıran aşılması güç dağ sıraları Roma yolları yapıldıktan sonra Sinop’un kara ticaretine darbe vurmuş ve buna karşılık Amissus (Samsun) gelişmiştir. Hellenistik dönemde Ephesus’u İç Anadolu’ya bağlayan yolların yapılmasına rağmen Sinop’un Kapadokya ürünleri için Liman olması özelliği uzun süre devam etmiştir. Limanı batıya bağlayan bir kıyı yolunun ise son yıllara kadar yapılamadığı bu yolun çok tehlikeli olduğu ve ekonomik olmadığı bilinmektedir. Günümüzde Sinop’u Anadolu’ya bağlayan en önemli yol Boyabat yoludur ve bunun dışında şehir bir liman karakterini taşımaktadır. Sinop’un ihraç ettiği ürünlerin başında kereste gelirdi. Günümüzde olduğu gibi geçmişte de gemi inşasında ve mobilyacılıkta kullanılan kerestenin önemli bir üretim merkezi İstefan’dı. Balıkçılık da her zaman önemliydi. Strabon, zeytin ağaçlarının çokluğuna işaret ederken, zeytinyağı yöre ve Yunanistan için önemli bir madde olduğunu belirtir. Strabon’un “Sinopik” olarak adlandırdığı kırmızı toprak ise Antikçağ Sinop’unun bilinen en değerli ürünüydü. Kırmızı mürekkep, mineral boyaması olarak üretilen bu madde, boya olarak gemi, tahta, ev, mobilya ve terra cota imalinde kullanılırdı.

Sinop’un Grek kültürü içinde demokratik yaşantısı onun Antikçağ tarihinde neden değişken, özgürlükçü bir felsefe okulu yarattığını açıklar. Sinop’lular Atina’da Diogenes’in kesin net fikirlerini ürettiler. Aklın tabiatı, giderek özgür, cesur ve kinik bir karakter aldı. Bu Atina etkisi ve Sinop Limanının özgür koloni yaşantısı ile açıklanabilecek bir durumdur. Diogenes’in babası ile birlikte Atina’ya Anthistenes’in okuluna gittiği söylenir. Diogenes’in İskender ile karşılaşmasındaki fıçı olayının da belirttiği gibi, insanın insana olan kişisel cesareti, saklamak, yalnız yaşamak, hayatın nimetlerinden şuh bir neşe bulmak, tüm bir kinik karakter özellikleri maceralı bir koloni yaşamının ürünüdür.

Tarihsel ve arkeolojik kaynaklar Sinop’ta 12 Helen Tanrısı’ndan 7 sine inanç olduğunu ortaya koymuştur : Zeus , Apollo, Hermes, Ares, Poseidon ve Demeter. 5 tanrı ise geç dönemde önem kazanmıştır. Dionysos, Asclepius, Dioscurlar, Serapis ve İsis. Sinop’taki 4 mitolojik kahraman ise Autolycus, Phlogius, Perseus ve Heracles’tir. 4 asral tanrı :Helios, Selene, Hydria. Caos ve Sirius. 6 kavram : Nemesis, Themis, Eros, Nike, Hygeia-Fortuna. Robinson, Asurluların kendi inanışlarını buraya getirirken, ay tanrısı Sin’i de şehrin ismi olarak belirttiklerini söylemektedir. Ay kültüründen geliştirilmiş bu inanış “Men” adı altında Pontus yöresinde yaygın bir inanıştı. Şüphesiz geç dönemin en önemli tanrı kültürünü Serapis oluşturuyordu. Sinop’luların Serapis’i diğer Anadolu şehirlerindeki tanrı kültürlerinde olduğu gibi Mısır’dan aldıkları ve Zeus Helios’un yerine Güneş Tanrısı Osiris ve Apis’in bir kombinasyonu haline getirdikleri anlaşılır. Bu kültürle ilgili olarak Sinop’ta bir tapınağın kalıntıları vardır. Bu konuda söylenecek son söz Roma çağında bir çok kentte olduğu gibi bu şehirde de Augustus inanışı ve tapınağının olduğudur.

Sinop arkeolojisi ile ilgili yapılan çalışmaları iki kısma ayırarak incelemek mümkündür. Bunlardan ilki Osmanlı dönemi ve öncesinde Sinop’a gelen seyyahların gördükleri eserler, diğeri de Cumhuriyet döneminde yapılan kazılardır. Sinop arkeolojisi hakkında ilk yazılı kaynak Strabon’ dur. Yazar, kentin kurulduğu kıstağın iki yanında iç ve dış limanlar , duvarla çevrili kale içinde ise gymnasium, agora ve direkli caddelerden bahsetmektedir.

1817- 19 yıllarında Karadeniz sahillerini gezmiş olan Ninas Bıjıkyan, kale arkeolojisi hakkında değerli bilgiler vermektedir. 1840′larda Sinop şehrini ve civarını detaylı bir incelemeyle gezen Hamilton, ilk gerçekçi arkeolojik gözlemci olmuştur. 20. Yüzyıl başında Sinop’ta incelemeler yapan Robinson’un yayımladığı makaleler ise şehrin arkeolojisinin olduğu kadar, antikçağ tarihi ve kültürü hakkında da elimizdeki en detaylı kaynaktır.

Arkeolojik Çalışmalar

Sinop’ta yapılan arkeolojik kazılar ise Türk Tarih Kurumu adına yapılmıştır. Bu kazılara Ekrem AKURGAL ve Afif ERZEN başkanlık etmişler, ayrıca Ludvig BODDE de çalışmalara katılmıştır. Bu kazılarla Demirciköy höyüğü sondajlarında ilk tunç çağından kalan katmanlar ele geçmiştir.

Bunun dışında Boyabat ve Durağan’da bulunan kaya mezarları belli bir Frig-Paphlagonia mezar tipinin örnekleridir. Bunlar hakkında sayısız yayın yapılmıştır. Sütunlu alınlık cepheleriyle ve revaklarıyla giriş bölümleriyle ortaya çıkan bu mezarların kaya içine oyulmuş mezar odaları tonozlu ve ölü sedirlidir. Cephelerinde insan- aslan mücadelesi, (Direklikaya- Terelek) kadın (Terelek) gibi sahnelerin olduğu bu mezarların sade bir örneği de Durağan- Ambarkaya mezarıdır. Etkileyici bir cephe veren bu mezarların figürlenmelerinde Anadolu ve Grek kaynaklı semboller birlikte görülür. Aslan mücadelesi ya da Kybele’den getirilen kadın figürlerinde olduğu gibi , ahşap malzemenin taşa geçmiş örnekleri olan söz konusu olan mezarlar İ.Ö. V- İ.S. II. Yüzyıllar arasına tarihlenirler. Bu arada Boyabat’ın kuzeyinde Dogurga kaya kabartması da çok tahrip olmakla birlikte bir insan vücudunu tasvir etmektedir.

Kaya mezarlarından kazılara dönülürse, bu kazıların amacı Yunan kolonizasyonunun başlangıcı ve amacını saptamak, Kimmer, Frig, Hitit ve Yunan öncesi kültlerinin izlerini bulmak, arkaik gelişimin çeşitli periyotlarının sonuçlarını araştırmaktı. Bu kazılarda, Sinop’un devamlı yerleşim merkezi olması özgün bir katmanın bulunmasını imkansızlaştırmıştır.

Kazılarda günümüzde sergilenmekte olan Serapis tapınağının kalıntısı bulunmuştur. Güneydoğusunda altarı olan yapının parçaları beş grup halinde arkaik dönemden Roma dönemine kadar tarihlenir . Buluntuların İ.Ö.IV. yüzyıldan öteye gitmediği ve yapının Hellenistik dönemden kaldığı belirtilmiştir. Ayrıca günümüzdeki mezarlığın içi ve dışında yerleşmiş olan nekropol büyük tahribata rağmen birçok mezar steli , Yunan ve Roma dönemine ait aslan kabartmaları vermiştir ki bunlar Kastamonu-Ankara ve Sinop müzelerinde sergilenmektedir. Tapınak kalıntısının güney yönünde mozaik kalıntıları çıkmıştır. İ.Ö.IV. yüzyıldan kaldığı sanılan bu mozaiklerin üstü kazıdan sonra tekrar örtülmüştür ki bu parçalar günümüzde Sinop Müzesi’nde bulunmaktadır.

Sinop’ta en büyük arkeolojik buluntu ve yapı ise Balatlar yapı kompleksidir. Yapı Kompleksinin çevresinde sokak aralarında pek az kısımları koruna gelmiş yapı kalıntıları, şehrin bu bölümünde Antikçağdan beri idari yapı gruplarının olduğunu göstermektedir. Muhtemelen Mithridatlar dönemi idari yapıları belki sarayı aynı alanda yer almaktaydı. Roma döneminde de kullanılan alanda en iyi koruna gelen yapı kompleksi Bizans dönemine aittir. VI. Yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Haçvari planlı bir ana mekan ve önünde avlu benzeri yapı kalıntısı bulunan kompleks içinde fieskolu (duvar resimli) geç devir şapeli (küçük kilise) bulunmaktadır. Şahıs mülkiyetinde bulunmakta olan yapı grubu 2000 yılında kamulaştırılmıştır.

Sinop’ta darp edilen sikkelerde yunus balığı üzerinde kartal, gemi pruvası, tanrı ve tanrıça figürlerinin yanı sıra Roma döneminde arkaik bir Dionysos tasviri dikkat çekicidir. Bu geç dönemde arkaizme dönüş paganizmin Hıristiyanlıktan daha köklü bir din olduğunu kanıtlamak için yapılmıştır. Söz konusu arkeolojik malzeme, 1941′de Pervane Medresesi’nde açılıp, 1970′de kendi binasına taşınan Sinop Müzesi’nde sergilenir.

Erfelek Tatlıca Şelaleleri – Sinop

Pazar, Ağustos 30th, 2009

erfelek_04Sinop il merkezine 42 km uzaklıkta, Erfelek İlçesi Tatlıca Köyü sınırları içerisindedir. Aynı vadi içinde art arda sıralanmış 30′a yakın irili ufaklı şelaleden oluşmuştur. Bu özelliğiyle Dünyada benzeri yoktur. Dar ve 2 km uzunlukta bir vadi içinde, şelaleler kenarında kayın ormanları içinde yapılacak 2 saatlik yürüyüş oldukça zevkli ve heyecanlıdır. Doğal sit alanı olan bölgede trekking, piknik, gezi ve av turizmi olanakları sağlamaktadır.
Uçurumdan uçuruma düşen, köpüklü suların oluşturduğu 30′a yakın şelelesiyle kayıp bir vadi… Ihlamur, gürgen ve meşelerin göğü hapsettiği bir ormanda, sararan yaprakların suyla muhteşem sonbahar düeti… İki yıl önce keşfedilen sarp vadide uğuldayan şelaleleri, muhteşem doğası ve bakır yaylalarıyla göz kamaştıran Erfelek, Sinop’un ilçesi.
Şamı Şelaleleri’nin aktığı vadideki eski su değirmeni, şelalelere de adını veren Şamı (Tatlıca) köyüne ait. Eski değirmen 1.5 kilometreyi aşan şelale tırmanışı için kerteriz noktası. Şelalelerden tırmanarak değirmene gelindiğinde yol yarılanmış oluyor. Geri dönmek isteyenler için değirmenden aşağıya patikayla inmek mümkün. Değirmenden sonra vadi daha da sarplaşıyor.

Sorgun, Erfelek’e yaklaşık 15 kilometre mesafede bir orman köyü. Sık ormanların çevrelediği bir ovada korulu köyde, diğer köylerde de olduğu gibi geleneksel taş örtülü eski evler hızla yok oluyor. Taş örtü, özellikle direkler üstünde duran ahşap tahıl ambarlarında ve tarlalardaki küçük kulübelerde görülüyor. Zira taş örtü çatıları, sert Karadeniz rüzgarına karşı daha dayanıklı kılıyor.
Kayın, ıhlamur, gürgen ve meşe ormanından gökyüzünün görünmediği dar Şamı Vadisi, Karasu üzerine kurulan baraj çalışmaları sırasında keşfedilmiş. Şelaleler, döküldükleri noktalarda bazen dört beş metre derinliğinde ve rengarenk gölcükler oluşturuyor.
Gebegüneyi yaklaşık 1050 metre yükseklikte bir yayla. Sonbahar, orman ağaçlarının yanı sıra ormanaltı bitki örtüsünü de göz alıcı renklere boyuyor. Atlas’ın koyduğu adla “Belikliduvar”, vadinin hemen hemen ortalarına denk düşüyor. On metreye yakın dik duvardan yosunlar ve ormanaltı bitkileri de suyla birlikte akıyormuş hissi uyandırıyor.
Vadide zaman zaman küçük kollara ayrılan su, birleşip aynı gölcüğe dökülürken muhteşem görüntüler yaratıyor. Saklıseki’ bu ayrılış ve yeniden birleşişin en güzel örneği. Gebe Güneyi Yaylası sonbahar renklerinin en görkemli izlendiği noktalardan. Ormanaltı bitki örtüsünün en baskın rengini yine eğreltiotları veriyor.
Soğuk suların uğultularla döküldüğü Şamı Şelaleleri’nin her biri ayrı biçimde. Sonbaharda da su, hatırı sayılır seviyenin altına inmiyor. Sonbahar renklerinin hızlı değişimi en açık biçimiyle yapraklara yansıyor.
Erfelek’in Abanoz Mahallesi’ndeki asma köprü çelik halatlar üzerinde duruyor. Abanozluların ürkütücü köprüden hayvanlarını geçirebilmek için eşekle önden gitmesi gerekiyor.
Erfelek, kendine özgü lezzetiyle ve piştikten sonra iç kabuğundan kolay ayrılan kestanesiyle ünlü. Olgunlaşan kestaneler uzun sırıklarla ağaçlara çıkılarak silkeleniyor.

erfelek_04Sinop il merkezine 42 km uzaklıkta, Erfelek İlçesi Tatlıca Köyü sınırları içerisindedir. Aynı vadi içinde art arda sıralanmış 30′a yakın irili ufaklı şelaleden oluşmuştur. Bu özelliğiyle Dünyada benzeri yoktur. Dar ve 2 km uzunlukta bir vadi içinde, şelaleler kenarında kayın ormanları içinde yapılacak 2 saatlik yürüyüş oldukça zevkli ve heyecanlıdır. Doğal sit alanı olan bölgede trekking, piknik, gezi ve av turizmi olanakları sağlamaktadır.
Uçurumdan uçuruma düşen, köpüklü suların oluşturduğu 30′a yakın şelelesiyle kayıp bir vadi… Ihlamur, gürgen ve meşelerin göğü hapsettiği bir ormanda, sararan yaprakların suyla muhteşem sonbahar düeti… İki yıl önce keşfedilen sarp vadide uğuldayan şelaleleri, muhteşem doğası ve bakır yaylalarıyla göz kamaştıran Erfelek, Sinop’un ilçesi.
Şamı Şelaleleri’nin aktığı vadideki eski su değirmeni, şelalelere de adını veren Şamı (Tatlıca) köyüne ait. Eski değirmen 1.5 kilometreyi aşan şelale tırmanışı için kerteriz noktası. Şelalelerden tırmanarak değirmene gelindiğinde yol yarılanmış oluyor. Geri dönmek isteyenler için değirmenden aşağıya patikayla inmek mümkün. Değirmenden sonra vadi daha da sarplaşıyor.

Sorgun, Erfelek’e yaklaşık 15 kilometre mesafede bir orman köyü. Sık ormanların çevrelediği bir ovada korulu köyde, diğer köylerde de olduğu gibi geleneksel taş örtülü eski evler hızla yok oluyor. Taş örtü, özellikle direkler üstünde duran ahşap tahıl ambarlarında ve tarlalardaki küçük kulübelerde görülüyor. Zira taş örtü çatıları, sert Karadeniz rüzgarına karşı daha dayanıklı kılıyor.
Kayın, ıhlamur, gürgen ve meşe ormanından gökyüzünün görünmediği dar Şamı Vadisi, Karasu üzerine kurulan baraj çalışmaları sırasında keşfedilmiş. Şelaleler, döküldükleri noktalarda bazen dört beş metre derinliğinde ve rengarenk gölcükler oluşturuyor.
Gebegüneyi yaklaşık 1050 metre yükseklikte bir yayla. Sonbahar, orman ağaçlarının yanı sıra ormanaltı bitki örtüsünü de göz alıcı renklere boyuyor. Atlas’ın koyduğu adla “Belikliduvar”, vadinin hemen hemen ortalarına denk düşüyor. On metreye yakın dik duvardan yosunlar ve ormanaltı bitkileri de suyla birlikte akıyormuş hissi uyandırıyor.
Vadide zaman zaman küçük kollara ayrılan su, birleşip aynı gölcüğe dökülürken muhteşem görüntüler yaratıyor. Saklıseki’ bu ayrılış ve yeniden birleşişin en güzel örneği. Gebe Güneyi Yaylası sonbahar renklerinin en görkemli izlendiği noktalardan. Ormanaltı bitki örtüsünün en baskın rengini yine eğreltiotları veriyor.
Soğuk suların uğultularla döküldüğü Şamı Şelaleleri’nin her biri ayrı biçimde. Sonbaharda da su, hatırı sayılır seviyenin altına inmiyor. Sonbahar renklerinin hızlı değişimi en açık biçimiyle yapraklara yansıyor.
Erfelek’in Abanoz Mahallesi’ndeki asma köprü çelik halatlar üzerinde duruyor. Abanozluların ürkütücü köprüden hayvanlarını geçirebilmek için eşekle önden gitmesi gerekiyor.
Erfelek, kendine özgü lezzetiyle ve piştikten sonra iç kabuğundan kolay ayrılan kestanesiyle ünlü. Olgunlaşan kestaneler uzun sırıklarla ağaçlara çıkılarak silkeleniyor.

İnaltı Mağarası – Sinop

Pazar, Ağustos 30th, 2009

İnaltı Mağarası

inalti_01

İnaltı Köyü köyün hemen arka yamacında bulunan mağara ile ünlenmiştir. Deniz seviyesinden 1070 m. yüksekte olan mağaranın oldukça büyük olan ağzı köyden görülebilmektedir. Köyde biraz soluklandıktan sonra yaklaşık 500 metrelik bir tırmanıştan sonra mağaraya ulaşılmaktayken, 2002-03 yıllarında yapılan yol ile mağaranın 50 m. altına kadar araçla gidilebilmektedir. Buradan 50 metrelik merdivenle mağaranın ağzına ulaşılabilir. Mağara ağzında geniş bir sahanlık bulunmaktadır.
İnaltı mağarası gerek mağara içi damlataşları ve arkeolojik özelliği, gerekse de doğal çevrenin güzelliği nedeniyle, turizm amaçlı kullanıma son derece uygun şartlara sahiptir.

inaltı_magara_01

Ortalama uzunluğu 7500 metre olan mağaranın son noktası girişten 24 metre aşağıdadır. Doğu-batı yönünde büyük bir (S) çizerek uzanan mağaranın giriş ağzı ve gerisindeki salonun tavan yüksekliği 20 metreden fazla, genişliği ise 18 metredir. Giriş salonu boyu 125 m, tavan yüksekliği 6-22 m, genişliği 7-13 metreler arasında değişen düzgün bir galeriye açılır. Bu galeri mağaranın en geniş ve en kuru bölümüdür. Buradan sonra daralarak ilerleyen mağarada sarkıt, dikit, sütun, örtü ve duvar damlataşları, damlataş havuzları görülmeye başlar. Yatay gelişmiş kaynak konumlu fosil bir mağara inaltı mağarasında damlataşların çoğu genişlemiş olan orta bölümde yer almaktadır. Buna karşılık mağara tabanına yakın alt kesimlerde ve su düzeyinin hemen üzerinde Karnabahar ve Patlamış Mısır şekilli damlataşlar da bulunmaktadır. Mağaranın içinde yer yer su birikintilerine rastlanmakta olup bazıları ilerlemeyi zorlaştıracak şekilde derindir. Mağara girişinde görülen duvar kalıntıları, tarihi dönemlerde iskan alanı olarak kullanıldığı sanılan mağaraya arkeolojik değer de katmaktadır.
İnaltı mağarasının elektrifikasyonu, trafo, kapı, merdiveni, çeşme ve tuvaleti yapılmış; mağara içindeki gezi güzergahı ve kır kahvesi yapım çalışmaları devam etmektedir.

Mağara Civarında Kanyon, Akgöl ve Karlık Yaylası ve Düdeni gibi doğal güzelliklerin de bulunması mağaranın önemini daha da arttırmaktadır.

inalti_magarasi_02

Diğer yeni mağara haritaları için >>>

inalti_magarasi_03

İnaltı Mağarası

inalti_01

İnaltı Köyü köyün hemen arka yamacında bulunan mağara ile ünlenmiştir. Deniz seviyesinden 1070 m. yüksekte olan mağaranın oldukça büyük olan ağzı köyden görülebilmektedir. Köyde biraz soluklandıktan sonra yaklaşık 500 metrelik bir tırmanıştan sonra mağaraya ulaşılmaktayken, 2002-03 yıllarında yapılan yol ile mağaranın 50 m. altına kadar araçla gidilebilmektedir. Buradan 50 metrelik merdivenle mağaranın ağzına ulaşılabilir. Mağara ağzında geniş bir sahanlık bulunmaktadır.
İnaltı mağarası gerek mağara içi damlataşları ve arkeolojik özelliği, gerekse de doğal çevrenin güzelliği nedeniyle, turizm amaçlı kullanıma son derece uygun şartlara sahiptir.

inaltı_magara_01

Ortalama uzunluğu 7500 metre olan mağaranın son noktası girişten 24 metre aşağıdadır. Doğu-batı yönünde büyük bir (S) çizerek uzanan mağaranın giriş ağzı ve gerisindeki salonun tavan yüksekliği 20 metreden fazla, genişliği ise 18 metredir. Giriş salonu boyu 125 m, tavan yüksekliği 6-22 m, genişliği 7-13 metreler arasında değişen düzgün bir galeriye açılır. Bu galeri mağaranın en geniş ve en kuru bölümüdür. Buradan sonra daralarak ilerleyen mağarada sarkıt, dikit, sütun, örtü ve duvar damlataşları, damlataş havuzları görülmeye başlar. Yatay gelişmiş kaynak konumlu fosil bir mağara inaltı mağarasında damlataşların çoğu genişlemiş olan orta bölümde yer almaktadır. Buna karşılık mağara tabanına yakın alt kesimlerde ve su düzeyinin hemen üzerinde Karnabahar ve Patlamış Mısır şekilli damlataşlar da bulunmaktadır. Mağaranın içinde yer yer su birikintilerine rastlanmakta olup bazıları ilerlemeyi zorlaştıracak şekilde derindir. Mağara girişinde görülen duvar kalıntıları, tarihi dönemlerde iskan alanı olarak kullanıldığı sanılan mağaraya arkeolojik değer de katmaktadır.
İnaltı mağarasının elektrifikasyonu, trafo, kapı, merdiveni, çeşme ve tuvaleti yapılmış; mağara içindeki gezi güzergahı ve kır kahvesi yapım çalışmaları devam etmektedir.

Mağara Civarında Kanyon, Akgöl ve Karlık Yaylası ve Düdeni gibi doğal güzelliklerin de bulunması mağaranın önemini daha da arttırmaktadır.

inalti_magarasi_02

Diğer yeni mağara haritaları için >>>

inalti_magarasi_03

Akliman – Sinop

Pazar, Ağustos 30th, 2009

akliman_sinop_03

Akliman, Sinop (il) ili sınırları içinde, il merkezine 9 km uzaklıkta bulunan, İnceburun üzerinde, Başkaya Burnu yakınlarındaki Akliman Koyu’nun güney kıyısındaki küçük bir köydür. Sinop merkez ilçeye bağlıdır. Koy sayesinde plajlarıyla turistlerin ilgisini çekmiştir. Türkiye’nin en kuzey noktası olan İnceburun’dan yaklaşık 9 km uzaklıktadır ve Sinop’tan İnceburun’a en kısa buradan gidilir. Sinop-Akliman-Hamsilos yolunun da üstündedir.

Koyun hemen açığında iki ada bulunmaktadır. Bu adalar koyun güney ve kuzey kısımları ile birleşmiş gibidir. Koyun kuzey yakasındaki adayı kıyıyla birleştiren bir köprü vardır. Bu köprü açık denizden gelen dalgaları da engeller. Ayrıca bu adada Akliman feneri bulunmaktadır. Koyun güneybatı ucunda bir küçük koy daha vardır. Ayrıca ana koyun hemen güney kıyılarında iki küçük girinti daha vardır.

akliman_sinop_02

Köyde yerleşmeler köyü ikiye ayırmıştır: Kuzey ve güney kısımları. Köyün güney kısmından Tatlıca takım şelaleleri’ni de bulunduran Karasu deresi dökülür. İnceburun yolu da buradan geçer. Hamsilos yolunu izlediğinizde de kuzey kısmından geçersiniz.

akliman_sinop_01

akliman_sinop_03

Akliman, Sinop (il) ili sınırları içinde, il merkezine 9 km uzaklıkta bulunan, İnceburun üzerinde, Başkaya Burnu yakınlarındaki Akliman Koyu’nun güney kıyısındaki küçük bir köydür. Sinop merkez ilçeye bağlıdır. Koy sayesinde plajlarıyla turistlerin ilgisini çekmiştir. Türkiye’nin en kuzey noktası olan İnceburun’dan yaklaşık 9 km uzaklıktadır ve Sinop’tan İnceburun’a en kısa buradan gidilir. Sinop-Akliman-Hamsilos yolunun da üstündedir.

Koyun hemen açığında iki ada bulunmaktadır. Bu adalar koyun güney ve kuzey kısımları ile birleşmiş gibidir. Koyun kuzey yakasındaki adayı kıyıyla birleştiren bir köprü vardır. Bu köprü açık denizden gelen dalgaları da engeller. Ayrıca bu adada Akliman feneri bulunmaktadır. Koyun güneybatı ucunda bir küçük koy daha vardır. Ayrıca ana koyun hemen güney kıyılarında iki küçük girinti daha vardır.

akliman_sinop_02

Köyde yerleşmeler köyü ikiye ayırmıştır: Kuzey ve güney kısımları. Köyün güney kısmından Tatlıca takım şelaleleri’ni de bulunduran Karasu deresi dökülür. İnceburun yolu da buradan geçer. Hamsilos yolunu izlediğinizde de kuzey kısmından geçersiniz.

akliman_sinop_01

Padişah Kestanesi – Erfelek Sinop

Cuma, Ocak 2nd, 2009

sinop_padisah_kestanesi

Lamb Chestnut , Padişah Kestanesi ağacı yüzyıllardır yaşıyor ve büyümeye devam ediyor

sinop_padisah_kestanesi

Lamb Chestnut , Padişah Kestanesi ağacı yüzyıllardır yaşıyor ve büyümeye devam ediyor

Sinop, Sinope, Sinuwa … Sinop’un Tarihi

Cuma, Ocak 2nd, 2009

Sinuwa’nın (Sinope) hangi tarihte kurulduğu bilinmemekle birlikte, Hititler döneminde, Karadeniz kıyılarının en önemli kentidir.

Prof.Dr. Bilge Umar’a göre Sinuwa sözcüğü ilk kez Hitit tabletlerinde görülmüş, bu sözcüğün Helen dilinde kullanılan eklerle Sinuwa’ya dönüştürülmüştür. Sinuwa “güzel-balıklık” anlamında bir sözcüktür.

Anadolu’nun Paphlagonia Bölgesinde, Karadeniz kıyılarındaki Sinope kentinin ismi Helenler tarafından kullanılmıştır. Bu sözcüğün aslında Sinuwa’dan geldiğini Prof. Dr.Bilge Umar ileri sürmektedir. Karadeniz’in Türk döneminde bu sözcüğün sonundaki “e” harfi atılmış ve Sinop’a dönüşmüştür.

Sinope ismi ile ilgili bir de mitolojik öykü bulunmaktadır. Buna göre; Sinope; Irmak Tanrısı Osopos’un güzeller güzeli kızıymış. Mutlu bir hayatı varmış. Bir gün Tanrılar Tanrısı Zeus kendisini görmüş ve o anda aşık olmuş. Çünkü Sinope, Zeus’un bile başını döndürecek bir güzellikteymiş. Zeus’un Eli ayağı, dili dudağı dolaşmış. Sinope’ye aşkına karşılık her istediğini yapacağını söylemiş. Korku içindeki genç kız, kendisine dokunmamasını, bakire kalmak istediğini söylemiş. Zeus da sözüne sadık kalmış ve Sinope’yi alıp en sevdiği yerlerden olan Karadeniz’in cennete benzeyen (bugünkü Sinop’un olduğu yer) yemyeşil kıyılarına bırakmış.

Sinop’ta Demirciköy, Kocagöz ve Maltepe Höyüklerinde, 1951-1954 yılları arasında Prof. Ekrem Akurgal, Prof. Afif Erzen ve Münster Üniversitesinden Ludwıg Budde tarafından yapılan kazı ve yüzey araştırmalarında ele geçen buluntular, yörenin İlk Tunç Çağında (MÖ.3500-2000) yerleşime açıldığını göstermektedir. 1980 ‘li yılların sonuna kadar Sinop ‘un tarih öncesi denildiğinde ilk akla gelen ilk Tunç Çağına ait buluntularla karşılaşılan Demirciköy Kocagöz höyük idi. Ancak Müze Müdürlüğü ‘nün 1987 yılında başlattığı, 1988-1989 ve 1990 yıllarında da devam eden yüzey araştırmaları Sinop ‘un tarih öncesi bilinmeyen yönlerini önemli ölçüde aydınlatmıştır.

Anadolu’nun en kuzey noktası olarak bilinen İnce Burundaki fenerin batı kesimlerinde kıyının hemen yamaçlarında ele geçen, kesici, yan kazıyıcı, omurgalı kazıyıcı ve yonga parçaları diye adlandırılan taş aletler Üst Paleolitik Çağa (M.Ö. 30.000-10.000) tarihlenmektedir. Müze Müdürlüğünce yürütülen yüzey araştırmasında 44 adet höyük tespit edilmiştir. Bu höyüklerde ele geçen buluntulara göre, özellikle sahil şeridine yakın nehir ağızlarında ve nehir vadileri boyunca Kalkolitik Çağ ’dan (M.Ö. 5.500-3200) itibaren yerleşildiğini ve Tunç Çağı boyunca (M.Ö. 3200-1200) yerleşime sahne olduğu görülmektedir.

Yapılan yüzey araştırması, bölgede M.Ö. XVIII. Yüzyıl ile M.Ö. VIII. Yüzyıl arasında yerleşim izine rastlanmadığını bu dönemin Sinop için karanlık bir dönem olduğunu ortaya koymuştur. Hitit metinlerinde adı geçen Kaşkaların bölgede yaşayıp yaşamadıklarını gösteren arkeolojik bir bölge henüz saptanabilmiş değildir. Araştırmanın ortaya koyduğu bir gerçek de Sinop’ta İlk Tunç yerleşimlerinin büyük bir yangın sonucunda terk edildiği ve bu dönemden itibaren M.Ö.VIII.yüzyıla kadar karanlık bir dönemin başladığıdır.

Hititler döneminde, Karadeniz kıyılarının en önemli kentidir. O dönemde, Anadolu’nun doğu-batı ekseni arasında ulaşımı sağlayan ana yol, Hattuşaş’tan geçip Ephesos’da denize ulaşıyordu. Sinuwa’nın o çağda gelişebilmesi de yalnız, Hattuşaş’ı Karadeniz’e bağlayan yolun ucunda olmasından kaynaklanıyordu.

MÖ. 756 yılında Milet’ten ayrılan ve kendilerine yeni bir şehir kurmak isteyen Miletoslu göçmenler buraya gelerek bugünkü Sinop’un ilk temelini atmışlar ve bu şehre Sinope adını vermişlerdir. Antik Çağın ünlü düşünürlerinden Diogenes’in (Diojen) Sinop’ta doğmuş olması da kentin önemini arttırmıştır.

Sinop ve civarına yayılan Lydia ve Kimmer egemenliğinden sonra Sinop’a ikinci bir kolonizasyon hareketi yapılmıştır. MÖ.630’da Lydialıların 546’da Persler tarafından yıkılmasına kadar süren dönemde Sinop tarihi karanlıktır. Perslerin Karadeniz kıyılarındaki şehirleri nasıl idare ettikleri kesinlik kazanamamıştır. Bununla beraber, varlıklarını koruyan bu şehirlerin Perslerin atadıkları Tiranlara vergi ödedikleri sanılmaktadır. Sinop bu dönemde önce Kapadokia Satraplığı, daha sonra da Pontus Kapadokiası sınırları içerisinde kalmıştır. MÖ.V.yüzyılda Sinop yöresi Perikles yönetimine bağlanmıştır.

Büyük İskender’in Persleri 334 ve 332’de yenmesinden sonra yöre Makedonyalıların egemenliği altına girmiştir. İskender’in ölümünden sonra Seleukosların yönetimine giren yöre, MÖ.III.yüzyılda Pontus Krallığının hakimiyetine girmiştir. MÖ.I.yüzyılda Karadeniz kıyılarının büyük bir bölümü ile birlikte Sinop’a da Romalılar hakim olmuştur. İmparator Cesar zamanında şehre maddi yardımlarda bulunulmuş ve kentin daha gelişip büyümesi sağlanmıştır.

Bizans dönemi konusunda tarihler Sinop’la ilgili yeterli bilgi vermemektedir. Bununla beraber, Genç Pliny’nin Trajan’a yazdığı bir mektuptan Sinop’ta çok sayıda Hıristiyan’ın yaşadığı anlaşılmaktadır. İdari olarak Armeniakon ve Pontus Themalarında dinsel olarak da Hellenpotos Metropolitliğine bağlı olarak gösterilen Sinop’ta günümüzde harabeleri bulunan Balatlar Manastır Kilisesi’nin VI. Yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Bizans döneminde askeri önem kazanan Sinop’un kale içine çekildiği ve tarih boyunca gelişmiş bulunan ticaret ve kültürünün dinsel bazı olaylar nedeniyle gerilediği sanılmaktadır. Iustinianus zamanında Sinop’un kaleler, su yolları, köprüler ve kiliselerle geliştirildiği ancak, kısa süre sonra ortaya çıkan Arap istilaları bu gelişmeyi engellemiştir. İstanbul’un Latinler istila edilmesinden sonra I. Andronikos’un torunlarından Komnenoslu Aleksios ve David yönetiminde Karadeniz’in güneydoğu kıyısında Trabzon Rum Devleti kurulmuştur.

Serapis Mabedi

Bugün Sinop Müzesi’nin bahçesinde kalıntıları yer alan mabet, 1951 yılında bölgede yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkarılmıştır. Güneyinde altarı olan dikdörtgen planlı bir mabettir.

Kazı sırasında pişmiş toprak malzeme, mimari parçaları ve sırasıyla Serapis, Dionysos, Herakles, İsis ve Kore figürleri bulunmuştur. Mabedin hangi tanrı için yapıldığı bilinmemekle birlikte bir yazıta göre bu mabedin Serapis’e ait olduğu sanılmaktadır.

Sinop Kalesi

Sinop’un, Yalı ve Kefevi Mahallerini kuşatan, İç ve Dış limanları arasında bulunan kalenin ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Bazı kaynaklar kalenin yapımını Hititlere kadar indiriyorsa da bu durum kesinlik kazanamamıştır. M.Ö 72 yılında da Pontus Kralı IV. Mithridates Sinop’ta mabet, tiyatro, gimnasium ve saray yaptırmış, şehrin çevresini de surlarla çevirmiştir. Bunları izleyen dönemlerde kale Selçuklular (1215-1218), İsfendiyaroğulları (1434) ve Osmanlılar tarafından da 1451’de onarılmış ve eklerle genişletilmiştir. Bu döneme ait h.612 (1215), h.615 (1218),h.838 (1434) ve h.855 (1451) tarihli onarım kitabeleri kalede bulunmaktadır. Bu kitabelerde surları yaptıran kumandanların isimleri yazılıdır. Selçuklular limanı kontrol amacıyla kaleye bir iç kale eklemişler, burç ve kulelerle de daha güçlendirmişlerdir. Moloz taş, kesme taş ve tuğla taşlar harç güçlendirilmiş ve sur duvarları ile iç kale yapılmıştır. Kalenin burçlarını Selçuklu Sultanı I.İzzettin Keykavus 1215-1218 yıllarında yaptırmıştır.

Sinop’un güneyinde, iç limana bakan kale deniz kıyısında birbiri içerisine geçmiş olarak iki bölümden meydana gelmiştir. Kaynaklardan kalenin dört kapısı olduğu öğrenilmektedir. Ancak Evliya Çelebi bu kapıların isimlerini belirtmiş ve onlara iki kapı daha eklemiştir. Bunlar Kum Kapısı, Meydan Kapısı, Tersane kapısı, Yeniçeri Kapısı, Dabağhane Kapısı ve Lonca Kapısıdır. Ayrıca Dış kalede bir de Deniz kapısı bulunuyordu. Bu kapıların her biri ikişer kanatlı demir kapılardır.

Sinop Kalesinin bugünkü durumuna göre, dış kalenin uzunluğu kuzeyde 800 m, doğuda 500 m. güneyde 400 m. batıda 270 m.dir. Sur duvarlarının kalınlığı 3 m.yi bulmaktadır. Güneydeki iç kale ise 9.500 m2. lik bir alana yayılmıştır. Kuzeydeki iç kale ise 16875 m2 dir.

Kuzeydeki İç Kale Sinop’un batısında olup, güneyi ile kuzeyi denize karşıdır. On bir burçla desteklenen İç Kalenin duvarlarında antik çağlara ait mimari parçalardan, sütunlardan, sütun başlıklarından, metoplardan yararlanılmıştır. Buradaki surların yüksekliği 18-22 m. arasında değişmektedir. Duvar kalınlıkları 3 m. bulmaktadır. Ayrıca bu bölümde kaleyi bir uçtan diğer uca kadar uzanan gezinti yoluna da yer verilmiştir. Selçuklular Sinop’u ele geçirdikten sonra önüne uzun bir sur duvarı eklemişlerdir. Buradaki duvarlar yapılırken şehirdeki antik çağlara ait yapıların taşlarından yararlanmışlardır. İç Kale savunmanın depo ve cephaneliği niteliğinde idi. İçerisinde İbrahim Bey Camisi vardı. Sonraki yıllarda bu cami ile birlikte depolar yıktırılmış, içerisinden bir yol geçirilmiştir. İç Kale kuzey ve güneyde iç içe iki bölümden meydana gelmiştir. Güney bölümü diğerine göre daha alçak olduğundan sonraki yıllarda burası hapishane olarak kullanılmıştır.

İç Kaleye yol geçirilmeden önce dehlizli büyük bir kapıdan girilirdi. Büyük olasılıkla bu kapı Evliye Çelebi’nin Lonca Kapısı dediği kapıdır. Lonca kapısı üzerinde 0.70×1.00 m. ölçüsünde Selçuklu nesihi ile yazılmış bir kitabe vardır. Bu kitabeleri M. Şakir Ülkütaşır okumuş ve yayınlamıştır.

Kitabe:

“Bu burç Allahın rahmetine kavuşan Halepli Ketenci oğlu Ebu Ali’nin yaptığı iştendir.”

Bu kitabeden başka İç Kale’nin doğusunda eski hapishane burcunda 0.40×0.55 m. ölçüsünde Selçuklu nesihi ile yazılmış bir başka kitabe daha bulunmaktadır.

Kitabe:

“Galebe çalıcı sultan, dünyanın ve dini şerefi Keyhüsrev oğlu Keykavus zamanında, yüce Tanrı’nın tevfikiyle bu burcu, zayıf kul, Yüce tanrının esirgemesine muhtaç, korunası Nakiyte (Niğde) ile dolaylarının sahibi Zeynüddin Beşare Elgalibi 612 (1215) yılında yaptırdı.”

Buradaki burcun güneyinde 0.80×1.10 m. ölçüsünde Farsça bir kitabe bulunmaktadır.

Kitabe:

“ Galebe çalıcı Sultan, dünyanın ve dinin şerefi, fatihler babası, müminlerin emiri olan zatın ulağı Keyhüsrev oğlu Keykavus’un zamanında yüce Tanrının tevfikiyle bu burç ile kale bedenini, Ulu tanrının rahmetine muhtaç Simre Beyi Bedrüddin Ebubekir 612 (1215) yılı Rebiülahirinde yaptırdı. Bu kitabeyi Kayserili Yavaş yazdı.”

Burcun solunda da Selçuklu Nesihi ile yazılmış 0.80×10.00 m. ölçüsünde bir kitabe bulunmaktadır. Bunun altında ise Grekçe yazılı bir kitabe daha görülmektedir.

Kitabe:

“Galebe çalıcı ulu sultan, dünyanın ve dinin şerefi, Halifenin burhanı fatihler babası Keyhüsrev oğlu Keykavus zamanında ve onun izniyle bu burcu ve kale bedenini, zayıf kul, Yüce Tanrının rahmetine muhtaç ve Kayseri dolayları sübaşısı Bahaüddin Kutluğca 612 (1215) yaptırdı.”

İkinci burcun üzerinde yine Selçuklu nesihi ile yazılmış kitabeler bulunmaktadır:

“Yoktur tapacak, çalaptır ancak, tekdir O; yoktur, ortağı; Muhammettir yalavacı. Tanrının öğüşü ona.”

“Bunu yapan Kayserili mimar Artuğ oğlu Mübarizüddin Mes’ud’dur. Yazıyı Necmeddin Yavaş 612 yılı Rebülevvelinin ikinci gününde yazdı.”

İç Kale’nin batı yüzünde burcun üzerindeki kitabeler ise Candaroğulları dönemine aittir. Buradaki h.833 (1429) tarihli, 0.75×1.15 m ölçüsündeki kitabede;

“Yüce tanrının yardımına mazhar olmalarıyla bu burcun ve bedeni Yenici Sultan, dünyanın ve dinin şerefi, Fatihler babası müminlerin emirinin Halifenin ulağı Keyhüsrev oğlu Keykavus’un zamanında, Ulu çalabın rahmetine muhtaç Emir İmadeddin Ayas, Celalüddin Kayseri ve Saracüddin Ömer adlı zayıf kullarla Sıvas valileri Kul Yusuf Oğlu İsmailin mütevelliliğiyel 612 yılı Cemaziyelevvelisi tarihinde imar etti.” Yazılıdır.

Kalenin batıdaki ikinci burcunun kuzeye bakan yönünde bir kitabe daha bulunmaktadır:

“Tanrıdan başka tanrı yoktur. Tekdir O; ortağı yoktur onun. Muhammet Tanrının yalavacıdır. Bu burçlarla bedenleri ve üç köprüyü zalıf kul, Çalahın rahmetine muhtaç Mübarizüddevle ved-din Kaymaz oğlu Behram Şahta Amasya Beyleri, Tanrının yardımı rastlamakla, Yüce yenici Sultan, Ulu Şehinşah dünyanın ve dinin değeri, müminlerin emirinin ulağı Keyhüsrev oğlu Keykavus devrinde 612 imar etti.”

İç Kalenin batısındaki sur duvarları üzerinde 0.85×0.85 m. ölçüsünde bir kitabe daha bulunmaktadır:

Kitabe:

“ Galebe çalıcı Sultan, dünyanın ve dinin şerefi, fatihler babası, müminlerin emiri olan zatın ulağı Keyhüsrev oğlu Keykavus’un zamanında Yüce Tanrı’nın tevfikiyle bu kale bedeninin Ulu tanrının rahmetine muhtaç Mihranlı Ali oğlu Mübarizüddin Abdullah 612 yılında yaptırdı.”

Kalenin kuzey yönündeki kitabe:

“Ereğli beyi, Tanrının yardmının rastlamasıyla yenici Sultan Dünyanın ve dinin değeri Keyhüsrev oğlu Keykavus zamanında Honas’la vilayetlerinin yeni, zayıf kul, Yüce tanrının rahmetine muhtaç Esedüddin Ayas Elgalibi 612 yılı Rebülahırında bu kale bedenini onardı. Mimar Sixistos.”

Kalenin güney yüzünde de iki ayrı kitabe vardır:

“Ereğli Beyi, Tanrının yargılamasına muhtaç kul Şücaüddin Ahmet bey bu kale bedenini, yenici Sultan, dünyanın ve dinin değeri Keyhüsrev oğlu Keykavus emriyle 612 yılı Rebiülahir ayında onardı.”

“Tanrı yardımının raslamasiyle Kırşehir ve Aksaray Bey, dinin dayancı, dinin kılıcı, Tanrının rahmetine muhtaç, zayıf kul İldeniz Yenici Sultan, dünyanın değeri Keyhüsrev oğlu Keykavus zamanında 612 Rebiülahiri tarihinde bu kale bedenini onardı.”

Kale surları 10-15 m. yüksekliği arasında değişmektedir. Kalenin doğu surları sağlam bir durumda günümüze gelebilmiştir. İç Kalenin ise batı duvarları yıkılmıştır.
İç Kalenin Sinop’a bakan kapısı üzerindeki kitabede aynı zamanda Alanya Kalesini yapan Mimar Ebu Ali-ül Halebi tarafından tersane ile birlikte kalenin yapıldığı yazılıdır. Kalenin kara kısmına da hendekler kazılmıştır.

Selçuklu döneminde İç kalenin bir bölümü tersaneye dönüştürülmüş ve dönemin en güzel savaş gemileri burada yapılmıştır. Osmanlılar da bunu sürdürmüş ve burada kalyonlar, kadırgalar yapılmıştır.

Güneydeki İç Kale Meşrutiyetten sonra siyasi cezaevi olarak kullanılmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra bu hapishanede tutuklulara el sanatları öğreten modern bir cezaevi niteliğini kazanmıştır. Buradaki cezaevi l997 yılında boşaltılmış ve 1999 yılında da Kültür Bakanlığı’na tahsis edilmiştir. Restore edilen cezaevi sosyal etkinlik alanı olarak düşünülmüş, galeriler, konferans ve toplantı salonları, kafeteryalar ile bir kültür yapılar topluluğuna dönüştürülmüştür.

Sinuwa’nın (Sinope) hangi tarihte kurulduğu bilinmemekle birlikte, Hititler döneminde, Karadeniz kıyılarının en önemli kentidir.

Prof.Dr. Bilge Umar’a göre Sinuwa sözcüğü ilk kez Hitit tabletlerinde görülmüş, bu sözcüğün Helen dilinde kullanılan eklerle Sinuwa’ya dönüştürülmüştür. Sinuwa “güzel-balıklık” anlamında bir sözcüktür.

Anadolu’nun Paphlagonia Bölgesinde, Karadeniz kıyılarındaki Sinope kentinin ismi Helenler tarafından kullanılmıştır. Bu sözcüğün aslında Sinuwa’dan geldiğini Prof. Dr.Bilge Umar ileri sürmektedir. Karadeniz’in Türk döneminde bu sözcüğün sonundaki “e” harfi atılmış ve Sinop’a dönüşmüştür.

Sinope ismi ile ilgili bir de mitolojik öykü bulunmaktadır. Buna göre; Sinope; Irmak Tanrısı Osopos’un güzeller güzeli kızıymış. Mutlu bir hayatı varmış. Bir gün Tanrılar Tanrısı Zeus kendisini görmüş ve o anda aşık olmuş. Çünkü Sinope, Zeus’un bile başını döndürecek bir güzellikteymiş. Zeus’un Eli ayağı, dili dudağı dolaşmış. Sinope’ye aşkına karşılık her istediğini yapacağını söylemiş. Korku içindeki genç kız, kendisine dokunmamasını, bakire kalmak istediğini söylemiş. Zeus da sözüne sadık kalmış ve Sinope’yi alıp en sevdiği yerlerden olan Karadeniz’in cennete benzeyen (bugünkü Sinop’un olduğu yer) yemyeşil kıyılarına bırakmış.

Sinop’ta Demirciköy, Kocagöz ve Maltepe Höyüklerinde, 1951-1954 yılları arasında Prof. Ekrem Akurgal, Prof. Afif Erzen ve Münster Üniversitesinden Ludwıg Budde tarafından yapılan kazı ve yüzey araştırmalarında ele geçen buluntular, yörenin İlk Tunç Çağında (MÖ.3500-2000) yerleşime açıldığını göstermektedir. 1980 ‘li yılların sonuna kadar Sinop ‘un tarih öncesi denildiğinde ilk akla gelen ilk Tunç Çağına ait buluntularla karşılaşılan Demirciköy Kocagöz höyük idi. Ancak Müze Müdürlüğü ‘nün 1987 yılında başlattığı, 1988-1989 ve 1990 yıllarında da devam eden yüzey araştırmaları Sinop ‘un tarih öncesi bilinmeyen yönlerini önemli ölçüde aydınlatmıştır.

Anadolu’nun en kuzey noktası olarak bilinen İnce Burundaki fenerin batı kesimlerinde kıyının hemen yamaçlarında ele geçen, kesici, yan kazıyıcı, omurgalı kazıyıcı ve yonga parçaları diye adlandırılan taş aletler Üst Paleolitik Çağa (M.Ö. 30.000-10.000) tarihlenmektedir. Müze Müdürlüğünce yürütülen yüzey araştırmasında 44 adet höyük tespit edilmiştir. Bu höyüklerde ele geçen buluntulara göre, özellikle sahil şeridine yakın nehir ağızlarında ve nehir vadileri boyunca Kalkolitik Çağ ’dan (M.Ö. 5.500-3200) itibaren yerleşildiğini ve Tunç Çağı boyunca (M.Ö. 3200-1200) yerleşime sahne olduğu görülmektedir.

Yapılan yüzey araştırması, bölgede M.Ö. XVIII. Yüzyıl ile M.Ö. VIII. Yüzyıl arasında yerleşim izine rastlanmadığını bu dönemin Sinop için karanlık bir dönem olduğunu ortaya koymuştur. Hitit metinlerinde adı geçen Kaşkaların bölgede yaşayıp yaşamadıklarını gösteren arkeolojik bir bölge henüz saptanabilmiş değildir. Araştırmanın ortaya koyduğu bir gerçek de Sinop’ta İlk Tunç yerleşimlerinin büyük bir yangın sonucunda terk edildiği ve bu dönemden itibaren M.Ö.VIII.yüzyıla kadar karanlık bir dönemin başladığıdır.

Hititler döneminde, Karadeniz kıyılarının en önemli kentidir. O dönemde, Anadolu’nun doğu-batı ekseni arasında ulaşımı sağlayan ana yol, Hattuşaş’tan geçip Ephesos’da denize ulaşıyordu. Sinuwa’nın o çağda gelişebilmesi de yalnız, Hattuşaş’ı Karadeniz’e bağlayan yolun ucunda olmasından kaynaklanıyordu.

MÖ. 756 yılında Milet’ten ayrılan ve kendilerine yeni bir şehir kurmak isteyen Miletoslu göçmenler buraya gelerek bugünkü Sinop’un ilk temelini atmışlar ve bu şehre Sinope adını vermişlerdir. Antik Çağın ünlü düşünürlerinden Diogenes’in (Diojen) Sinop’ta doğmuş olması da kentin önemini arttırmıştır.

Sinop ve civarına yayılan Lydia ve Kimmer egemenliğinden sonra Sinop’a ikinci bir kolonizasyon hareketi yapılmıştır. MÖ.630’da Lydialıların 546’da Persler tarafından yıkılmasına kadar süren dönemde Sinop tarihi karanlıktır. Perslerin Karadeniz kıyılarındaki şehirleri nasıl idare ettikleri kesinlik kazanamamıştır. Bununla beraber, varlıklarını koruyan bu şehirlerin Perslerin atadıkları Tiranlara vergi ödedikleri sanılmaktadır. Sinop bu dönemde önce Kapadokia Satraplığı, daha sonra da Pontus Kapadokiası sınırları içerisinde kalmıştır. MÖ.V.yüzyılda Sinop yöresi Perikles yönetimine bağlanmıştır.

Büyük İskender’in Persleri 334 ve 332’de yenmesinden sonra yöre Makedonyalıların egemenliği altına girmiştir. İskender’in ölümünden sonra Seleukosların yönetimine giren yöre, MÖ.III.yüzyılda Pontus Krallığının hakimiyetine girmiştir. MÖ.I.yüzyılda Karadeniz kıyılarının büyük bir bölümü ile birlikte Sinop’a da Romalılar hakim olmuştur. İmparator Cesar zamanında şehre maddi yardımlarda bulunulmuş ve kentin daha gelişip büyümesi sağlanmıştır.

Bizans dönemi konusunda tarihler Sinop’la ilgili yeterli bilgi vermemektedir. Bununla beraber, Genç Pliny’nin Trajan’a yazdığı bir mektuptan Sinop’ta çok sayıda Hıristiyan’ın yaşadığı anlaşılmaktadır. İdari olarak Armeniakon ve Pontus Themalarında dinsel olarak da Hellenpotos Metropolitliğine bağlı olarak gösterilen Sinop’ta günümüzde harabeleri bulunan Balatlar Manastır Kilisesi’nin VI. Yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Bizans döneminde askeri önem kazanan Sinop’un kale içine çekildiği ve tarih boyunca gelişmiş bulunan ticaret ve kültürünün dinsel bazı olaylar nedeniyle gerilediği sanılmaktadır. Iustinianus zamanında Sinop’un kaleler, su yolları, köprüler ve kiliselerle geliştirildiği ancak, kısa süre sonra ortaya çıkan Arap istilaları bu gelişmeyi engellemiştir. İstanbul’un Latinler istila edilmesinden sonra I. Andronikos’un torunlarından Komnenoslu Aleksios ve David yönetiminde Karadeniz’in güneydoğu kıyısında Trabzon Rum Devleti kurulmuştur.

Serapis Mabedi

Bugün Sinop Müzesi’nin bahçesinde kalıntıları yer alan mabet, 1951 yılında bölgede yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkarılmıştır. Güneyinde altarı olan dikdörtgen planlı bir mabettir.

Kazı sırasında pişmiş toprak malzeme, mimari parçaları ve sırasıyla Serapis, Dionysos, Herakles, İsis ve Kore figürleri bulunmuştur. Mabedin hangi tanrı için yapıldığı bilinmemekle birlikte bir yazıta göre bu mabedin Serapis’e ait olduğu sanılmaktadır.

Sinop Kalesi

Sinop’un, Yalı ve Kefevi Mahallerini kuşatan, İç ve Dış limanları arasında bulunan kalenin ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Bazı kaynaklar kalenin yapımını Hititlere kadar indiriyorsa da bu durum kesinlik kazanamamıştır. M.Ö 72 yılında da Pontus Kralı IV. Mithridates Sinop’ta mabet, tiyatro, gimnasium ve saray yaptırmış, şehrin çevresini de surlarla çevirmiştir. Bunları izleyen dönemlerde kale Selçuklular (1215-1218), İsfendiyaroğulları (1434) ve Osmanlılar tarafından da 1451’de onarılmış ve eklerle genişletilmiştir. Bu döneme ait h.612 (1215), h.615 (1218),h.838 (1434) ve h.855 (1451) tarihli onarım kitabeleri kalede bulunmaktadır. Bu kitabelerde surları yaptıran kumandanların isimleri yazılıdır. Selçuklular limanı kontrol amacıyla kaleye bir iç kale eklemişler, burç ve kulelerle de daha güçlendirmişlerdir. Moloz taş, kesme taş ve tuğla taşlar harç güçlendirilmiş ve sur duvarları ile iç kale yapılmıştır. Kalenin burçlarını Selçuklu Sultanı I.İzzettin Keykavus 1215-1218 yıllarında yaptırmıştır.

Sinop’un güneyinde, iç limana bakan kale deniz kıyısında birbiri içerisine geçmiş olarak iki bölümden meydana gelmiştir. Kaynaklardan kalenin dört kapısı olduğu öğrenilmektedir. Ancak Evliya Çelebi bu kapıların isimlerini belirtmiş ve onlara iki kapı daha eklemiştir. Bunlar Kum Kapısı, Meydan Kapısı, Tersane kapısı, Yeniçeri Kapısı, Dabağhane Kapısı ve Lonca Kapısıdır. Ayrıca Dış kalede bir de Deniz kapısı bulunuyordu. Bu kapıların her biri ikişer kanatlı demir kapılardır.

Sinop Kalesinin bugünkü durumuna göre, dış kalenin uzunluğu kuzeyde 800 m, doğuda 500 m. güneyde 400 m. batıda 270 m.dir. Sur duvarlarının kalınlığı 3 m.yi bulmaktadır. Güneydeki iç kale ise 9.500 m2. lik bir alana yayılmıştır. Kuzeydeki iç kale ise 16875 m2 dir.

Kuzeydeki İç Kale Sinop’un batısında olup, güneyi ile kuzeyi denize karşıdır. On bir burçla desteklenen İç Kalenin duvarlarında antik çağlara ait mimari parçalardan, sütunlardan, sütun başlıklarından, metoplardan yararlanılmıştır. Buradaki surların yüksekliği 18-22 m. arasında değişmektedir. Duvar kalınlıkları 3 m. bulmaktadır. Ayrıca bu bölümde kaleyi bir uçtan diğer uca kadar uzanan gezinti yoluna da yer verilmiştir. Selçuklular Sinop’u ele geçirdikten sonra önüne uzun bir sur duvarı eklemişlerdir. Buradaki duvarlar yapılırken şehirdeki antik çağlara ait yapıların taşlarından yararlanmışlardır. İç Kale savunmanın depo ve cephaneliği niteliğinde idi. İçerisinde İbrahim Bey Camisi vardı. Sonraki yıllarda bu cami ile birlikte depolar yıktırılmış, içerisinden bir yol geçirilmiştir. İç Kale kuzey ve güneyde iç içe iki bölümden meydana gelmiştir. Güney bölümü diğerine göre daha alçak olduğundan sonraki yıllarda burası hapishane olarak kullanılmıştır.

İç Kaleye yol geçirilmeden önce dehlizli büyük bir kapıdan girilirdi. Büyük olasılıkla bu kapı Evliye Çelebi’nin Lonca Kapısı dediği kapıdır. Lonca kapısı üzerinde 0.70×1.00 m. ölçüsünde Selçuklu nesihi ile yazılmış bir kitabe vardır. Bu kitabeleri M. Şakir Ülkütaşır okumuş ve yayınlamıştır.

Kitabe:

“Bu burç Allahın rahmetine kavuşan Halepli Ketenci oğlu Ebu Ali’nin yaptığı iştendir.”

Bu kitabeden başka İç Kale’nin doğusunda eski hapishane burcunda 0.40×0.55 m. ölçüsünde Selçuklu nesihi ile yazılmış bir başka kitabe daha bulunmaktadır.

Kitabe:

“Galebe çalıcı sultan, dünyanın ve dini şerefi Keyhüsrev oğlu Keykavus zamanında, yüce Tanrı’nın tevfikiyle bu burcu, zayıf kul, Yüce tanrının esirgemesine muhtaç, korunası Nakiyte (Niğde) ile dolaylarının sahibi Zeynüddin Beşare Elgalibi 612 (1215) yılında yaptırdı.”

Buradaki burcun güneyinde 0.80×1.10 m. ölçüsünde Farsça bir kitabe bulunmaktadır.

Kitabe:

“ Galebe çalıcı Sultan, dünyanın ve dinin şerefi, fatihler babası, müminlerin emiri olan zatın ulağı Keyhüsrev oğlu Keykavus’un zamanında yüce Tanrının tevfikiyle bu burç ile kale bedenini, Ulu tanrının rahmetine muhtaç Simre Beyi Bedrüddin Ebubekir 612 (1215) yılı Rebiülahirinde yaptırdı. Bu kitabeyi Kayserili Yavaş yazdı.”

Burcun solunda da Selçuklu Nesihi ile yazılmış 0.80×10.00 m. ölçüsünde bir kitabe bulunmaktadır. Bunun altında ise Grekçe yazılı bir kitabe daha görülmektedir.

Kitabe:

“Galebe çalıcı ulu sultan, dünyanın ve dinin şerefi, Halifenin burhanı fatihler babası Keyhüsrev oğlu Keykavus zamanında ve onun izniyle bu burcu ve kale bedenini, zayıf kul, Yüce Tanrının rahmetine muhtaç ve Kayseri dolayları sübaşısı Bahaüddin Kutluğca 612 (1215) yaptırdı.”

İkinci burcun üzerinde yine Selçuklu nesihi ile yazılmış kitabeler bulunmaktadır:

“Yoktur tapacak, çalaptır ancak, tekdir O; yoktur, ortağı; Muhammettir yalavacı. Tanrının öğüşü ona.”

“Bunu yapan Kayserili mimar Artuğ oğlu Mübarizüddin Mes’ud’dur. Yazıyı Necmeddin Yavaş 612 yılı Rebülevvelinin ikinci gününde yazdı.”

İç Kale’nin batı yüzünde burcun üzerindeki kitabeler ise Candaroğulları dönemine aittir. Buradaki h.833 (1429) tarihli, 0.75×1.15 m ölçüsündeki kitabede;

“Yüce tanrının yardımına mazhar olmalarıyla bu burcun ve bedeni Yenici Sultan, dünyanın ve dinin şerefi, Fatihler babası müminlerin emirinin Halifenin ulağı Keyhüsrev oğlu Keykavus’un zamanında, Ulu çalabın rahmetine muhtaç Emir İmadeddin Ayas, Celalüddin Kayseri ve Saracüddin Ömer adlı zayıf kullarla Sıvas valileri Kul Yusuf Oğlu İsmailin mütevelliliğiyel 612 yılı Cemaziyelevvelisi tarihinde imar etti.” Yazılıdır.

Kalenin batıdaki ikinci burcunun kuzeye bakan yönünde bir kitabe daha bulunmaktadır:

“Tanrıdan başka tanrı yoktur. Tekdir O; ortağı yoktur onun. Muhammet Tanrının yalavacıdır. Bu burçlarla bedenleri ve üç köprüyü zalıf kul, Çalahın rahmetine muhtaç Mübarizüddevle ved-din Kaymaz oğlu Behram Şahta Amasya Beyleri, Tanrının yardımı rastlamakla, Yüce yenici Sultan, Ulu Şehinşah dünyanın ve dinin değeri, müminlerin emirinin ulağı Keyhüsrev oğlu Keykavus devrinde 612 imar etti.”

İç Kalenin batısındaki sur duvarları üzerinde 0.85×0.85 m. ölçüsünde bir kitabe daha bulunmaktadır:

Kitabe:

“ Galebe çalıcı Sultan, dünyanın ve dinin şerefi, fatihler babası, müminlerin emiri olan zatın ulağı Keyhüsrev oğlu Keykavus’un zamanında Yüce Tanrı’nın tevfikiyle bu kale bedeninin Ulu tanrının rahmetine muhtaç Mihranlı Ali oğlu Mübarizüddin Abdullah 612 yılında yaptırdı.”

Kalenin kuzey yönündeki kitabe:

“Ereğli beyi, Tanrının yardmının rastlamasıyla yenici Sultan Dünyanın ve dinin değeri Keyhüsrev oğlu Keykavus zamanında Honas’la vilayetlerinin yeni, zayıf kul, Yüce tanrının rahmetine muhtaç Esedüddin Ayas Elgalibi 612 yılı Rebülahırında bu kale bedenini onardı. Mimar Sixistos.”

Kalenin güney yüzünde de iki ayrı kitabe vardır:

“Ereğli Beyi, Tanrının yargılamasına muhtaç kul Şücaüddin Ahmet bey bu kale bedenini, yenici Sultan, dünyanın ve dinin değeri Keyhüsrev oğlu Keykavus emriyle 612 yılı Rebiülahir ayında onardı.”

“Tanrı yardımının raslamasiyle Kırşehir ve Aksaray Bey, dinin dayancı, dinin kılıcı, Tanrının rahmetine muhtaç, zayıf kul İldeniz Yenici Sultan, dünyanın değeri Keyhüsrev oğlu Keykavus zamanında 612 Rebiülahiri tarihinde bu kale bedenini onardı.”

Kale surları 10-15 m. yüksekliği arasında değişmektedir. Kalenin doğu surları sağlam bir durumda günümüze gelebilmiştir. İç Kalenin ise batı duvarları yıkılmıştır.
İç Kalenin Sinop’a bakan kapısı üzerindeki kitabede aynı zamanda Alanya Kalesini yapan Mimar Ebu Ali-ül Halebi tarafından tersane ile birlikte kalenin yapıldığı yazılıdır. Kalenin kara kısmına da hendekler kazılmıştır.

Selçuklu döneminde İç kalenin bir bölümü tersaneye dönüştürülmüş ve dönemin en güzel savaş gemileri burada yapılmıştır. Osmanlılar da bunu sürdürmüş ve burada kalyonlar, kadırgalar yapılmıştır.

Güneydeki İç Kale Meşrutiyetten sonra siyasi cezaevi olarak kullanılmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra bu hapishanede tutuklulara el sanatları öğreten modern bir cezaevi niteliğini kazanmıştır. Buradaki cezaevi l997 yılında boşaltılmış ve 1999 yılında da Kültür Bakanlığı’na tahsis edilmiştir. Restore edilen cezaevi sosyal etkinlik alanı olarak düşünülmüş, galeriler, konferans ve toplantı salonları, kafeteryalar ile bir kültür yapılar topluluğuna dönüştürülmüştür.