Archive for the ‘Antik Kent’ Category

Yazılıkaya Tapınağı

Pazartesi, Nisan 26th, 2010

Yazılıkaya Tapınağı

Hattuşaş örenyerinin 2 km. kuzeydoğusunda yer alan Yazılıkaya Tapınağı, önünde Hitit mimari özelliklerinin yansıtıldığı iki kaya odadan oluşmaktadır.

Yazılıkaya Tapınağı’nın kayalığa yapılmış olan bu odaları “Büyük Galeri” (A odası) ve “Küçük Galeri” (B Odası) adıyla anılmaktadır.

yazilikaya_01_tanrilar

Büyük Galeri’nin (A odası) batı duvarı tanrı kabartmalarıyla, doğu duvarı ise tanrıça kabartmalarıyla bezeli olup her iki duvardaki figürler, doğu ve batı duvarlarının kuzey duvarı ile birleştiği ana sahnenin yer aldığı kısma doğru yönelmektedir. Tanrıların genel olarak sivri bir külâhı, belden kuşaklı kısa bir elbisesi, kalkık burunlu papuçları ile küpeleri vardır. Çoğu zaman kıvrık bir kılıç ya da topuz taşırlar. Tanrıçaların hepsi uzun bir etek giyer, başlarında silindir biçimli bir başlık vardır. Doğu ve batı duvarının birleştiği kuzey duvarında, ana sahneyi oluşturan baş tanrılar yer almaktadır. Burada dağ tanrıları üzerinde duran Hava tanrısı Teşup ve karısı tanrıça Hepatu ile arkasında oğulları Şarruma ve çift başlı kartal yer almaktadır. Kral IV. Tuthalia’nın kabartması ise doğu duvarda yer almakta olup, galerinin en büyük kabartmasıdır.

yazilikaya_01_sarumma

Ayrı bir girişi bulunan Küçük Galeri’yi (B odası) girişin iki yanında bulunan aslan başlı, insan gövdeli kanatlı cinler korumaktadır. B odasının batı duvarında sağa doğru sıralanan oniki tanrı, doğu duvarında ise Kılıç Tanrısı ile Tanrı Şarruma ve himayesindeki kral IV. Tuthalia yer almaktadır. Bu kısımda iyi korunmuş kabartmalar dışında kayaya oyulmuş üç adet niş bulunmakta olup, bu nişlere bir takım hediyelerin veya Hitit kral ailesinin ölü küllerinin saklandığı kapların konulduğu düşünülmektedir.

yazilikaya_02_tanrilar

Yazılıkaya Tapınağı

Hattuşaş örenyerinin 2 km. kuzeydoğusunda yer alan Yazılıkaya Tapınağı, önünde Hitit mimari özelliklerinin yansıtıldığı iki kaya odadan oluşmaktadır.

Yazılıkaya Tapınağı’nın kayalığa yapılmış olan bu odaları “Büyük Galeri” (A odası) ve “Küçük Galeri” (B Odası) adıyla anılmaktadır.

yazilikaya_01_tanrilar

Büyük Galeri’nin (A odası) batı duvarı tanrı kabartmalarıyla, doğu duvarı ise tanrıça kabartmalarıyla bezeli olup her iki duvardaki figürler, doğu ve batı duvarlarının kuzey duvarı ile birleştiği ana sahnenin yer aldığı kısma doğru yönelmektedir. Tanrıların genel olarak sivri bir külâhı, belden kuşaklı kısa bir elbisesi, kalkık burunlu papuçları ile küpeleri vardır. Çoğu zaman kıvrık bir kılıç ya da topuz taşırlar. Tanrıçaların hepsi uzun bir etek giyer, başlarında silindir biçimli bir başlık vardır. Doğu ve batı duvarının birleştiği kuzey duvarında, ana sahneyi oluşturan baş tanrılar yer almaktadır. Burada dağ tanrıları üzerinde duran Hava tanrısı Teşup ve karısı tanrıça Hepatu ile arkasında oğulları Şarruma ve çift başlı kartal yer almaktadır. Kral IV. Tuthalia’nın kabartması ise doğu duvarda yer almakta olup, galerinin en büyük kabartmasıdır.

yazilikaya_01_sarumma

Ayrı bir girişi bulunan Küçük Galeri’yi (B odası) girişin iki yanında bulunan aslan başlı, insan gövdeli kanatlı cinler korumaktadır. B odasının batı duvarında sağa doğru sıralanan oniki tanrı, doğu duvarında ise Kılıç Tanrısı ile Tanrı Şarruma ve himayesindeki kral IV. Tuthalia yer almaktadır. Bu kısımda iyi korunmuş kabartmalar dışında kayaya oyulmuş üç adet niş bulunmakta olup, bu nişlere bir takım hediyelerin veya Hitit kral ailesinin ölü küllerinin saklandığı kapların konulduğu düşünülmektedir.

yazilikaya_02_tanrilar

Xanthos Antik Kenti

Pazartesi, Ağustos 24th, 2009

Xanthos

“Pers ordusu, başında komutanları olduğu halde Xanthos Ovası’na indiği zaman, Xanthoslular bitmez tükenmez kuvvetlere karşı az sayı ile dövüştüler, yiğitlikte nam saldılar, ama yenildiler, kentlerine geri atıldılar, kadınları, çcukları, hazineleri ve köleleri kaleye doldurdular. Alttan, yandan ateşe verdiler. Öyle ki yangın kaleyi yerle bir etti. Bundan sonra birbirlerine korkunç yeminlerle bağlanarak düşmana saldırdılar ve Xanthos’ta oturanların tümü de savaşarak öldüler.”

Heredot M.Ö. 545 yılında Lykialıların Pers komutanı Harpagos’a karşı savaşını böyle anlatmaktadır. Bu ateşten yalnızca o sırada başka yerlerde bulunan Xanthoslular kurtulabilmişler, daha sonra şehirlerine gelerek şehri yeni baştan kurmuşlardır.

Burada Xanthos’un M.Ö. V. yüzyılda varolduğunu anlıyoruz. M.Ö. 1200 yılında yapılan Troya Savaşı sırasında başlarında Xanthoslu Sarpedon olduğu halde Lykialılar Troya Savaşı’na katılmışlardır. Bu da bize gösteriyor ki Xanthos M.Ö. 1200 yıllarında da vardır. Fakat, görkemli ama talihsiz bu şehir M.Ö. 475 – 450 sırasında bu kez bir yangın felaketiyle karşılaşmış, baştan başa yanmıştır. Kazılarda bu tarihlere ait kalın bir kül tabakası ortaya çıkarılmıştır.

M.Ö. 429′da Melesandros isimli Atinalı bir komutan vergi toplamaya kalkınca tüm Lykialılar birleşerek yine ona karşı koyarlar. Bu savaşta Melesandros ölür ve Atina ile olan ilişkiler da sona erer. M.Ö. 333′de İskender’in eline geçen Xanthos, İskender’in ölümüyle M.Ö. 309′da Ptolemaiosların eline geçer. Daha sonra da Suriye Kralı III. Antiokhos’un eline geçen Xanthos’u bu dönemde büyük bir gelişme içinde görürüz.

M.Ö. II. yüzyılda Xanthos Lykia Birliği’nin başşehridir. Bir ara Rodos yönetimine verilen Xanthos, Rodosluların yönetimine karşı gelerek özgürlüğüne kavuşmuştur. Tarihi boyunca büyük istilâlar ve felaketler geçiren Xanthos’u Roma döneminde M.Ö. 42 yılında Brutus işgal eder. Lykia aakropolünü yerle bir ederek Xanthosluları kılıçtan geçirir. Xanthoslular Brutus’a teslim olmamak için yine topluca intihar ederler. Kucağında çocuğu ile bir kadının ateşe atladığını gören Brutus çok üzülür ve askerlerine, Xanthosluları kurtaranları ödüllendireceğini söylerse de çok geç kalır. Hemen bir yıl sonra ise Marcus Antoninus, Brutus’un açtığı yaraları sarmak için Xanthos’a elini uzatır ve şehri yeni baştan imar eder. Roma İmparotoru Vespasianus da bu şehre dostça davranmış olmalı ki adına bir tak dikilmiştir. M.S. II. yüzyılda Roma’nın yanında Lykialı zenginler de Xanthos’a yardım etmişlerdir. Örneğin Licinius Langos’un şehirde bir hamam yaptırdığını biliyoruz.

Bizans döneminde bir piskoposluk merkezi olan Xanthos, Arap akınları başlayınca terk edilmiştir. Xanthos’u ilk defa 1838 yılında Ch. Fellows keşfetmiş, bu kişi bütün rölyefleri ve büyük mimari parçaları sökerek, Patara’ya yanaşan harp gemisiyle Londra’ya taşımıştır. Bugün British Museum’un Lykia salonunda buradan götürülmüş olan birçok eser sergilenmektedir. 1950′den beri kazı Fransızlar tarafından yapılan Xanthos’u önce Dr. Pierre Demargne, sonra Prof. Dr. Henri Metzger kazmıştır.

Xanthos, Fethiye – Kaş yolu üzerinde, Fethiye’ye 55 km uzaklıktadır. Kınık Köyü’nün yakınında Eşen Çayı’nın ayırdığı Muğla – Antalya il sınırı üzerindedir. Kınık Köyü’nün hemen yanından Xanthos harabelerine çıkılır.

Xanthos

“Pers ordusu, başında komutanları olduğu halde Xanthos Ovası’na indiği zaman, Xanthoslular bitmez tükenmez kuvvetlere karşı az sayı ile dövüştüler, yiğitlikte nam saldılar, ama yenildiler, kentlerine geri atıldılar, kadınları, çcukları, hazineleri ve köleleri kaleye doldurdular. Alttan, yandan ateşe verdiler. Öyle ki yangın kaleyi yerle bir etti. Bundan sonra birbirlerine korkunç yeminlerle bağlanarak düşmana saldırdılar ve Xanthos’ta oturanların tümü de savaşarak öldüler.”

Heredot M.Ö. 545 yılında Lykialıların Pers komutanı Harpagos’a karşı savaşını böyle anlatmaktadır. Bu ateşten yalnızca o sırada başka yerlerde bulunan Xanthoslular kurtulabilmişler, daha sonra şehirlerine gelerek şehri yeni baştan kurmuşlardır.

Burada Xanthos’un M.Ö. V. yüzyılda varolduğunu anlıyoruz. M.Ö. 1200 yılında yapılan Troya Savaşı sırasında başlarında Xanthoslu Sarpedon olduğu halde Lykialılar Troya Savaşı’na katılmışlardır. Bu da bize gösteriyor ki Xanthos M.Ö. 1200 yıllarında da vardır. Fakat, görkemli ama talihsiz bu şehir M.Ö. 475 – 450 sırasında bu kez bir yangın felaketiyle karşılaşmış, baştan başa yanmıştır. Kazılarda bu tarihlere ait kalın bir kül tabakası ortaya çıkarılmıştır.

M.Ö. 429′da Melesandros isimli Atinalı bir komutan vergi toplamaya kalkınca tüm Lykialılar birleşerek yine ona karşı koyarlar. Bu savaşta Melesandros ölür ve Atina ile olan ilişkiler da sona erer. M.Ö. 333′de İskender’in eline geçen Xanthos, İskender’in ölümüyle M.Ö. 309′da Ptolemaiosların eline geçer. Daha sonra da Suriye Kralı III. Antiokhos’un eline geçen Xanthos’u bu dönemde büyük bir gelişme içinde görürüz.

M.Ö. II. yüzyılda Xanthos Lykia Birliği’nin başşehridir. Bir ara Rodos yönetimine verilen Xanthos, Rodosluların yönetimine karşı gelerek özgürlüğüne kavuşmuştur. Tarihi boyunca büyük istilâlar ve felaketler geçiren Xanthos’u Roma döneminde M.Ö. 42 yılında Brutus işgal eder. Lykia aakropolünü yerle bir ederek Xanthosluları kılıçtan geçirir. Xanthoslular Brutus’a teslim olmamak için yine topluca intihar ederler. Kucağında çocuğu ile bir kadının ateşe atladığını gören Brutus çok üzülür ve askerlerine, Xanthosluları kurtaranları ödüllendireceğini söylerse de çok geç kalır. Hemen bir yıl sonra ise Marcus Antoninus, Brutus’un açtığı yaraları sarmak için Xanthos’a elini uzatır ve şehri yeni baştan imar eder. Roma İmparotoru Vespasianus da bu şehre dostça davranmış olmalı ki adına bir tak dikilmiştir. M.S. II. yüzyılda Roma’nın yanında Lykialı zenginler de Xanthos’a yardım etmişlerdir. Örneğin Licinius Langos’un şehirde bir hamam yaptırdığını biliyoruz.

Bizans döneminde bir piskoposluk merkezi olan Xanthos, Arap akınları başlayınca terk edilmiştir. Xanthos’u ilk defa 1838 yılında Ch. Fellows keşfetmiş, bu kişi bütün rölyefleri ve büyük mimari parçaları sökerek, Patara’ya yanaşan harp gemisiyle Londra’ya taşımıştır. Bugün British Museum’un Lykia salonunda buradan götürülmüş olan birçok eser sergilenmektedir. 1950′den beri kazı Fransızlar tarafından yapılan Xanthos’u önce Dr. Pierre Demargne, sonra Prof. Dr. Henri Metzger kazmıştır.

Xanthos, Fethiye – Kaş yolu üzerinde, Fethiye’ye 55 km uzaklıktadır. Kınık Köyü’nün yakınında Eşen Çayı’nın ayırdığı Muğla – Antalya il sınırı üzerindedir. Kınık Köyü’nün hemen yanından Xanthos harabelerine çıkılır.

Trysa Antik Kenti

Pazartesi, Ağustos 24th, 2009

trysa_hayran

Trysa

Trysa harabeleri Kaş – Finike yolu üzerindeki Kyaenai harabelerine ait köyün üzerindeki kayalara oyulmuş tapınak şeklindeki mezarı gördükten hemen sonra Davazlar Köyü’ne gelinir. Trysa bu köyün 1 km ilerisindeki Gölbaşı mevkiindedir.

Tepenin doğu eteğinde, çıkış yolunun hemen yakınlarında birçok lahit görerek tırmanmaya devam ederken, Trysa’nın kuzey ve batısını çeviren kiklopien tarzı su duvarları ile yapı kalıntılarını da görmek mümkündür. Tepenin kuzeydoğu ucuna ulaşıldığında Gölbaşı Anıtı olarak adlandırılan heroonun kalıntıları ile karşılaşılır. Heroon dört yandan çok köşeli taşlardan örülmüş bir duvar ile çevrilidir. Yerli kayadan oyularak çıkarılan ve bir aile için hazırlanmış olan lahit bu duvarların batı köşesine konmuştur.

M.Ö. IV. yüzyıla ait heroona doğu yönünden süslü bir kapı ile girilir. Kapı lentosunun dış yüzünde belirli aralıklarla işlenmiş kanatlı dört boğa arasında gorgoneion tasviri mevcuttur. Boğaların dıştakilerinin altlarına koltukta oturan erkekler, içtekilerin altına ise erkeklere yüzleri dönük ve arkalarında kızları bulunan kadınlar isabet eder. Bunlar mezarın sahibi olan kişiler olmalıdır.

Heroonu çevreleyen duvarın iç yüzünde yer alan çift sıra frizde mitolojik sahneler vardır. Kapının bulunduğu tarafta, dışta; ilk sırada Amazonlarla Yunanlıların savaşı, ikinci sırada da belden yukarısı insan şeklinde at adam yani Kentaurlar yer alır. Diğer tarafta ise harp sahnesi bulunmaktadır.

trysa_figur_1

Heroonun doğu duvarında Theseus ile ilgili kabartmalar iki frizde de duvar boyunca devam eder. Atina kralının oğlu olan Theseus Atina’ya babasının yanına gelirken yolları kesen bütün dev ve vahşi hayvanları öldürmüştür. Girit Adası’ndaki korkunç Minotauros’u öldürerek Yunanistan’ın en ünlü kahramanı olur. Bu frizlerde ayrıca diğer bir kahraman olan Perseus da yer alır. Zeus ile Danae’nin oğlu olan Perseus’un kahramanlıkları arasında “Medusa’nın başını kesmesi” de vardır.

trysa_figur_2

trysa_hayran

Trysa

Trysa harabeleri Kaş – Finike yolu üzerindeki Kyaenai harabelerine ait köyün üzerindeki kayalara oyulmuş tapınak şeklindeki mezarı gördükten hemen sonra Davazlar Köyü’ne gelinir. Trysa bu köyün 1 km ilerisindeki Gölbaşı mevkiindedir.

Tepenin doğu eteğinde, çıkış yolunun hemen yakınlarında birçok lahit görerek tırmanmaya devam ederken, Trysa’nın kuzey ve batısını çeviren kiklopien tarzı su duvarları ile yapı kalıntılarını da görmek mümkündür. Tepenin kuzeydoğu ucuna ulaşıldığında Gölbaşı Anıtı olarak adlandırılan heroonun kalıntıları ile karşılaşılır. Heroon dört yandan çok köşeli taşlardan örülmüş bir duvar ile çevrilidir. Yerli kayadan oyularak çıkarılan ve bir aile için hazırlanmış olan lahit bu duvarların batı köşesine konmuştur.

M.Ö. IV. yüzyıla ait heroona doğu yönünden süslü bir kapı ile girilir. Kapı lentosunun dış yüzünde belirli aralıklarla işlenmiş kanatlı dört boğa arasında gorgoneion tasviri mevcuttur. Boğaların dıştakilerinin altlarına koltukta oturan erkekler, içtekilerin altına ise erkeklere yüzleri dönük ve arkalarında kızları bulunan kadınlar isabet eder. Bunlar mezarın sahibi olan kişiler olmalıdır.

Heroonu çevreleyen duvarın iç yüzünde yer alan çift sıra frizde mitolojik sahneler vardır. Kapının bulunduğu tarafta, dışta; ilk sırada Amazonlarla Yunanlıların savaşı, ikinci sırada da belden yukarısı insan şeklinde at adam yani Kentaurlar yer alır. Diğer tarafta ise harp sahnesi bulunmaktadır.

trysa_figur_1

Heroonun doğu duvarında Theseus ile ilgili kabartmalar iki frizde de duvar boyunca devam eder. Atina kralının oğlu olan Theseus Atina’ya babasının yanına gelirken yolları kesen bütün dev ve vahşi hayvanları öldürmüştür. Girit Adası’ndaki korkunç Minotauros’u öldürerek Yunanistan’ın en ünlü kahramanı olur. Bu frizlerde ayrıca diğer bir kahraman olan Perseus da yer alır. Zeus ile Danae’nin oğlu olan Perseus’un kahramanlıkları arasında “Medusa’nın başını kesmesi” de vardır.

trysa_figur_2

Tripolis Antik Kenti

Pazartesi, Ağustos 24th, 2009

TRİPOLİS

Denizli İl merkezinin 40 km. kuzeyindedir. Buldan İlçesi Yenicekent Kasabası’nın doğusunda, Büyük Menderes Nehri ile kasaba arasındaki yamaçlar üzerinde kurulmuştur. Batıya açılan Büyük Menderes ovası ile hem Ege kıyılarına hem de İç Anadolu ve Akdeniz’e bağlanmaktadır.

Kent güneyindeki Çürüksu Vadisi’nde kurulmuş olan çağdaşı Laodikeia’ya 30 km., Hierapolis’e ise 20 km. uzaklıktadır.

Tripolis, Lidya bölgesi içinde, Karya ve Frigya bölgelerine ulaşımı sağlayan, sınır, ticaret ve tarım merkezlerinden birisidir. Kuruluş biçimi ve şehircilik anlayışı ile yörenin, en zengin kentlerindendir. Tripolis’in, Lidyalılar zamanında kurulduğu tahmin edilmektedir. Lidya, Pers ve Hellenistik dönemlere ait tarihi bilgiler henüz yoktur. Bu devirlerle ilgili kalıntılara da rastlanmamaktadır. Kentin kalıntıları üslup yönünden Roma ve Bizans Dönemi karakteri taşımaktadır. Anıtsal yapıların en iyi örnekleri İ.S. 1., 2. ve 3. yüzyıllarda yapılmıştır. Plinius’a göre, şehrin bir diğer adı Apollonia’dır. Sikkelerinde tanrıça Leto’nun, Letoia Phthia oyunlarının ve Menderes Nehri’nin isimleri vardır. Tripolis ve çevresi tarih içinde birçok deprem ve savaşlara sahne olmuştur. İ.S. 325 yılında Nikea meclisinde hazır bulunan Lidya piskoposları listesinde Tripolis’in adının geçmesi piskoposluk düzeyinde bir şehir olduğunu göstermektedir.

Tripolis’in Yapıları

Tiyatro

Kent merkezindedir. Grek tiyatrosu gibi araziye uygun olarak Roma tarzında yapılmıştır. Tüm bölümleri harap durumdadır. Yaklaşık 10.000 kişi alabilecek kapasitededir.
Hamam

Tiyatronun yaklaşık 200 m. batısında yer almaktadır. Sur duvarları dışında bulunmaktadır. Dış duvarları kısmen ayaktadır. Tonoz ve kemerli iç kısımlar yıkılmıştır. Bölümleri ise tespit edilebilmektedir. Kalın duvarlarında büyük nişler mevcuttur.

tripolis_roma_caddesi

Şehir Binası

Hamamın yaklaşık 150 m. güneyindedir. Sadece temelleri kalmıştır.

Kale ve Surlar

Tripolis Geç Roma ve Bizans Döneminde sur ve kale ile çevrilmiştir. Eğimli arazide kurulan kentin surları yer yer burçlarla, gözetleme kuleleri ve kalın duvarlarla desteklenmiştir. Tiyatroya bitişik devam eden sur, kentin kuzeyindeki en yüksek tepede kule ile birleşir.

Kule, hem savunmaya hem de gelecek düşman tehlikesini gözetlemeye yöneliktir.

Nekropol

Surun, doğu ve güney yamaçlarındadır. Burada kaya mezarları, podyumlu mezarlar ve lahitler görülmektedir.

tripolis_sutun

Tripolis Kazısı Web Sitesi >>>

TRİPOLİS

Denizli İl merkezinin 40 km. kuzeyindedir. Buldan İlçesi Yenicekent Kasabası’nın doğusunda, Büyük Menderes Nehri ile kasaba arasındaki yamaçlar üzerinde kurulmuştur. Batıya açılan Büyük Menderes ovası ile hem Ege kıyılarına hem de İç Anadolu ve Akdeniz’e bağlanmaktadır.

Kent güneyindeki Çürüksu Vadisi’nde kurulmuş olan çağdaşı Laodikeia’ya 30 km., Hierapolis’e ise 20 km. uzaklıktadır.

Tripolis, Lidya bölgesi içinde, Karya ve Frigya bölgelerine ulaşımı sağlayan, sınır, ticaret ve tarım merkezlerinden birisidir. Kuruluş biçimi ve şehircilik anlayışı ile yörenin, en zengin kentlerindendir. Tripolis’in, Lidyalılar zamanında kurulduğu tahmin edilmektedir. Lidya, Pers ve Hellenistik dönemlere ait tarihi bilgiler henüz yoktur. Bu devirlerle ilgili kalıntılara da rastlanmamaktadır. Kentin kalıntıları üslup yönünden Roma ve Bizans Dönemi karakteri taşımaktadır. Anıtsal yapıların en iyi örnekleri İ.S. 1., 2. ve 3. yüzyıllarda yapılmıştır. Plinius’a göre, şehrin bir diğer adı Apollonia’dır. Sikkelerinde tanrıça Leto’nun, Letoia Phthia oyunlarının ve Menderes Nehri’nin isimleri vardır. Tripolis ve çevresi tarih içinde birçok deprem ve savaşlara sahne olmuştur. İ.S. 325 yılında Nikea meclisinde hazır bulunan Lidya piskoposları listesinde Tripolis’in adının geçmesi piskoposluk düzeyinde bir şehir olduğunu göstermektedir.

Tripolis’in Yapıları

Tiyatro

Kent merkezindedir. Grek tiyatrosu gibi araziye uygun olarak Roma tarzında yapılmıştır. Tüm bölümleri harap durumdadır. Yaklaşık 10.000 kişi alabilecek kapasitededir.
Hamam

Tiyatronun yaklaşık 200 m. batısında yer almaktadır. Sur duvarları dışında bulunmaktadır. Dış duvarları kısmen ayaktadır. Tonoz ve kemerli iç kısımlar yıkılmıştır. Bölümleri ise tespit edilebilmektedir. Kalın duvarlarında büyük nişler mevcuttur.

tripolis_roma_caddesi

Şehir Binası

Hamamın yaklaşık 150 m. güneyindedir. Sadece temelleri kalmıştır.

Kale ve Surlar

Tripolis Geç Roma ve Bizans Döneminde sur ve kale ile çevrilmiştir. Eğimli arazide kurulan kentin surları yer yer burçlarla, gözetleme kuleleri ve kalın duvarlarla desteklenmiştir. Tiyatroya bitişik devam eden sur, kentin kuzeyindeki en yüksek tepede kule ile birleşir.

Kule, hem savunmaya hem de gelecek düşman tehlikesini gözetlemeye yöneliktir.

Nekropol

Surun, doğu ve güney yamaçlarındadır. Burada kaya mezarları, podyumlu mezarlar ve lahitler görülmektedir.

tripolis_sutun

Tripolis Kazısı Web Sitesi >>>

Tralleis Antik Kenti

Pazartesi, Ağustos 24th, 2009

Tralleis

tralleis_02

tralleis_03

Bugünkü Aydın İli sınırları içindedir. Efsaneye göre Argoslular ve barbar Trakyalı Tralleislilerce kurulmuştur. Ancak daha önceleri Karialılarca kullanılmış bir kent olmalıdır. İ.Ö. 334′te İskender tarafından alınmasından sonra, Hellenistik kralıklar arasında sık sık el değiştirmiştir. Bergama krallık çağında ise yontuculukta zirveye ulaşmış, Bergama Zeus sunağında çalıştıkları bilinen Apollonios ve Tauriskos isimli iki büyük yontu ustasını yetiştirmiştir. Strabon tarafından halkının zenginliği anlatılan kent üzerinde bugün ayakta kalan tek yapı, Aydınlılarca Üçgözler olarak adlandırılan İ.S. II. yüzyılda yapılmış gymnasiona ait kalıntıdır. Nekropol kentin güneyinde modern Aydın’ın üzerinde yer alıyor. Yapılan kazılarda ele geçen yazıtlardan ve antik çağ yazarlarının anlattıklarından, Hellenistik Dönemde Zeus Larasios tapınağı ve buna bağlı Zeus Larasios kültünün varlığı anlaşılmaktadır. Ancak yeri bugün kesin olarak belli değildir. Bunun dışında agora, tiyatro, stadion kentin diğer yapılarındandır.

Tralleis_01

Tralleis

tralleis_02

tralleis_03

Bugünkü Aydın İli sınırları içindedir. Efsaneye göre Argoslular ve barbar Trakyalı Tralleislilerce kurulmuştur. Ancak daha önceleri Karialılarca kullanılmış bir kent olmalıdır. İ.Ö. 334′te İskender tarafından alınmasından sonra, Hellenistik kralıklar arasında sık sık el değiştirmiştir. Bergama krallık çağında ise yontuculukta zirveye ulaşmış, Bergama Zeus sunağında çalıştıkları bilinen Apollonios ve Tauriskos isimli iki büyük yontu ustasını yetiştirmiştir. Strabon tarafından halkının zenginliği anlatılan kent üzerinde bugün ayakta kalan tek yapı, Aydınlılarca Üçgözler olarak adlandırılan İ.S. II. yüzyılda yapılmış gymnasiona ait kalıntıdır. Nekropol kentin güneyinde modern Aydın’ın üzerinde yer alıyor. Yapılan kazılarda ele geçen yazıtlardan ve antik çağ yazarlarının anlattıklarından, Hellenistik Dönemde Zeus Larasios tapınağı ve buna bağlı Zeus Larasios kültünün varlığı anlaşılmaktadır. Ancak yeri bugün kesin olarak belli değildir. Bunun dışında agora, tiyatro, stadion kentin diğer yapılarındandır.

Tralleis_01

Tlos Antik Kenti

Pazartesi, Ağustos 24th, 2009

Tlos (Kaleasar)

tlos_01

Fethiye – Korkuteli yolu üzerindeki Kemer bucağından, 13 km sonra Yaka Köyündeki, Kale Mahallesinde bulunan Tlos harabelerine gidilir.

Lykialıların M.Ö. 1200 yıllarında yapılan Troya savaşına katıldığını biliyoruz. Ele geçen belgeler Lykia şehirlerinin tarihlerinin M.Ö. V. yüzyıla kadar gittiğini göstermektedir. Daha eski belgeler ele geçmediği için bu şehirlerin kuruluşlarını tam olarak bilememekteyiz. Lykia’da hayat II. binlerde başlamaktadır. İşte Tlos’da tesadüfen bulunan bir baltanın da M.Ö. II. bin yıla ait olması bu tezimizi kuvvetlendiren bir delil olarak karşımıza çukmaktadır. Böylece Tlos’un II. bin yılda Talawa adıyla varolduğunu bilmekteyiz. İleride ele geçecek diğer belgeler de Lykia şehirlerinin tarihlerini daha eskilere götürmemize yarayacaktır.

M.Ö. II. yüzyılda Tlos’un Lykia Birliği’ne girdiğini biliyoruz. Bizans döneminde de varlığını sürdüren Tlos XIX. yüzyıla kadar hayatiyetini sürdürebilmiş nadir ören yerlerinden birisidir.

Tlos Sanal Gezinti için tıklayın >>>

Tlos Kazıları >>>

Tlos (Kaleasar)

tlos_01

Fethiye – Korkuteli yolu üzerindeki Kemer bucağından, 13 km sonra Yaka Köyündeki, Kale Mahallesinde bulunan Tlos harabelerine gidilir.

Lykialıların M.Ö. 1200 yıllarında yapılan Troya savaşına katıldığını biliyoruz. Ele geçen belgeler Lykia şehirlerinin tarihlerinin M.Ö. V. yüzyıla kadar gittiğini göstermektedir. Daha eski belgeler ele geçmediği için bu şehirlerin kuruluşlarını tam olarak bilememekteyiz. Lykia’da hayat II. binlerde başlamaktadır. İşte Tlos’da tesadüfen bulunan bir baltanın da M.Ö. II. bin yıla ait olması bu tezimizi kuvvetlendiren bir delil olarak karşımıza çukmaktadır. Böylece Tlos’un II. bin yılda Talawa adıyla varolduğunu bilmekteyiz. İleride ele geçecek diğer belgeler de Lykia şehirlerinin tarihlerini daha eskilere götürmemize yarayacaktır.

M.Ö. II. yüzyılda Tlos’un Lykia Birliği’ne girdiğini biliyoruz. Bizans döneminde de varlığını sürdüren Tlos XIX. yüzyıla kadar hayatiyetini sürdürebilmiş nadir ören yerlerinden birisidir.

Tlos Sanal Gezinti için tıklayın >>>

Tlos Kazıları >>>

Theimussa Antik Kenti

Pazartesi, Ağustos 24th, 2009

Theimussa (Kale iskelesi-Üçağız)

Karayolu ile Kekova’yı bağlayan yer Theimussa’nın bulunduğu Üçağız Köyü’dür.

Burası aynı zamanda tekneler için iyi bir barınaktır. Üç tarafı yeşil teknelerle çevrili Üçağız Koyu doğal bir liman görünümündedir. Koyun kuzey kıyısında yer alan Üçağız Köyü’nün içinde görülen kalıntılar Theimussa antik kentine aittir. Şehrin tarihi hakkında pek bilgi yoktur, ancak bir kitabeden tarihinin M.Ö. IV. yüzyıla kadar indiği anlaşılmaktadır. Burada daha çok mezar kalıntıları görülürse de köyünü kıyısında söveleri hâlâ yerinde bir kapı ile alçak bir kayalık üzerinde kule kalıntısı da görülebilir.

İskelenin hemen arkasında bulunan bir mezar M.Ö. IV. yüzyıla ait olup ev tipinde ve üzerinde çıplak, erkek bir genç tasviri vardır. Kitabesinde Kluwanimi’ye ait olduğu yazılıdır.

Doğuda denizin hemen yukarısında birbiri üzerine binmiş hissini veren birçok lahit görülür. Bu mezarların çoğu Hellenistik ve Roma dönemine aittir. Mezarların üzerindeki yazıtlar da Kyaenai ve Myra vatandaşı diye yazılıdır.

Kaleköy’deki Simena, Apollonia, İsinda ve Aperlai ile birlik oluşturduğu gibi herhalde Theimussa’da, Myra ve Kyaenai ile bir birlik oluşturmuş olup o şehirlerden birisi ile Lykia Birliğinde temsil edilmekteydi. Şehrin doğu ucunda kayaların kesilmesiyle 28 m uzunlukta 8 m genişlikte bir iskele bulunmaktadır. Kayaların kesilme izleri bugün de görülebilir. Buradan Kaleköy’de bulunan Simena’ya geçilir.

Theimussa (Kale iskelesi-Üçağız)

Karayolu ile Kekova’yı bağlayan yer Theimussa’nın bulunduğu Üçağız Köyü’dür.

Burası aynı zamanda tekneler için iyi bir barınaktır. Üç tarafı yeşil teknelerle çevrili Üçağız Koyu doğal bir liman görünümündedir. Koyun kuzey kıyısında yer alan Üçağız Köyü’nün içinde görülen kalıntılar Theimussa antik kentine aittir. Şehrin tarihi hakkında pek bilgi yoktur, ancak bir kitabeden tarihinin M.Ö. IV. yüzyıla kadar indiği anlaşılmaktadır. Burada daha çok mezar kalıntıları görülürse de köyünü kıyısında söveleri hâlâ yerinde bir kapı ile alçak bir kayalık üzerinde kule kalıntısı da görülebilir.

İskelenin hemen arkasında bulunan bir mezar M.Ö. IV. yüzyıla ait olup ev tipinde ve üzerinde çıplak, erkek bir genç tasviri vardır. Kitabesinde Kluwanimi’ye ait olduğu yazılıdır.

Doğuda denizin hemen yukarısında birbiri üzerine binmiş hissini veren birçok lahit görülür. Bu mezarların çoğu Hellenistik ve Roma dönemine aittir. Mezarların üzerindeki yazıtlar da Kyaenai ve Myra vatandaşı diye yazılıdır.

Kaleköy’deki Simena, Apollonia, İsinda ve Aperlai ile birlik oluşturduğu gibi herhalde Theimussa’da, Myra ve Kyaenai ile bir birlik oluşturmuş olup o şehirlerden birisi ile Lykia Birliğinde temsil edilmekteydi. Şehrin doğu ucunda kayaların kesilmesiyle 28 m uzunlukta 8 m genişlikte bir iskele bulunmaktadır. Kayaların kesilme izleri bugün de görülebilir. Buradan Kaleköy’de bulunan Simena’ya geçilir.

Termessos Antik Kenti

Pazartesi, Ağustos 24th, 2009

TERMESSOS

Termessos, Türkiye’nin en iyi korunmuş antik şehirlerindendir. Antalya’nın 30 kilometre kuzeybatısında yer alır. Denizden ortalama yüksekliği 200 metre olan Antalya dağları çevresindeki travertenlerden 1.665 metre yükseklikte, Güllük Dağı’nın tepesinde doğal bir platform üzerine kurulmuştur. Bir çok vahşi bitkinin arasında saklanmış ve sık çam ormanlarıyla sınırlanmıştır. Termessos’un, huzur veren ve el değmemiş görünümüyle diğer antik şehirlerden daha farklı ve etkileyici bir havası vardır. Doğal ve tarihi zenginliklerinden ötürü, şehir adını taşıyan Milli Park kapsamına alınmıştır.

Termessos’taki çift “s”, şehrin Anadolu insanları tarafından kurulduğuna dair dilbilimsel bir kanıt sağlar. Strabo’ya göre, Pisidia halkı olan Termessos sakinleri kendilerini Slymi olarak çağırırlardı. Yaşadıkları dağa da verilen bu isim, sonraki yıllarda Zeus’la özdeşleştirilen ve burada da Zeus Solymes kültünün yükselmesine sebep olan Anadolu tanrılarından Solymes’den gelmektedir. Termessos madeni paralarında genelde bu tanrı vardır ve paralara adını verilmiştir.

Tarih sahnesinde bu şehirle ilk karşılaşmamız meşhur Büyük İskender kuşatmasıyla bağlantılıdır. Bu olayla ilk ilgilenen ve Termessos’un stratejik önemini kaydeden eski tarihçilerden biri olan Arrianos, şehri kuşatan başa çıkılamaz doğal engellerden dolayı şehrin küçük bir birlikle bile savunulabileceğini belirtmiştir. İskender, Pamphylia’dan Frigya’ya geçmek istemişti ve Arrianos’a göre Frigya’ya yol Termessos’tan geçiyordu. Gerçekten de, daha alçak ve kolay geçitler varken İskender’ın neden o kadar sarp olan Yenice geçidini tırmanmayı seçtiği hala tartışma konusudur. Perge’deki düşmanlarının İskender’i yanlış yola gönderdiği de söylenir. İskender, Termessosluların kapattığı geçidi geçmek için oldukça çaba ve zaman harcamıştır ve bu sinirle geri dönerek Termessos’u kuşatmıştır. Muhtemelen Termessos’u zaptedemeyeceğini bildiğinden, İskender hücuma geçmemiştir fakat bunun yerine kuzeye doğru yürümüş ve öfkesini Sagalassos’dan çıkarmıştır.

Tarihçi Diodors, Termessos tarihinde bir başka unutulmaz olayı da tüm detaylarıyla kaydetmiştir. M.S. 319’da İskender’in ölümünden sonra, generallerinden biri, Antigonos Monophtalmos, kendisini Küçük Asya’nın hükümdarı ilan etmiştir ve esas destekçisi Pisidia olan rakibi Alcetas ile savaşmak için hazırlanmıştır. Antigonos Monophtalmos’un kuvvetleri, 40.000 piyadeden, 7.000 süvariden ve ayrıca sayısız filden meydana gelmiştir. Bu üstün nitelikli kuvvetlerin hakkından gelemeyen Alcetas ve arkadaşları Termessos’a sığınmışlardır. Termessoslular, onlara yardım etme sözü vermişlerdir. Bu sürede, Antigonos şehrin önüne gelmiş ve burada kamp kurarak düşmanının kendisine iade edilmesi için çabalamıştır. Yabancı bir Makedon uğruna şehirlerinin felakete sürüklenmesini istemeyen Termessos yaşlıları Alcetas’ın iade edilmesine karar vermişler ancak genç Termessoslular verdikleri sözü tutmak istemişler ve bunun dışına çıkmayı reddetmişlerdir. Yaşlılar, Alcetas’ı bırakma niyetleriyle ilgili bilgilendirmek amacıyla Antigonos’a heyet yollamışlardır. Savaşa devam etmek için yapılan gizli bir plana göre, Termessoslu gençler şehri terk etmeyi başarmıştır. Yakında tutsak olacağını öğrenen Alcetas, düşmanın eline verilmektense ölmeyi tercih etmiş ve kendini öldürmüştür. Yaşlılar, Antigonos’a Alcetas’ın cesedini yollamışlardır. Üç gün boyunca cesede her türlü eziyeti yapan Antigonos, daha sonra cesedi gömmeden bırakarak Pisidia’dan ayrılmıştır. Olanlara kızan gençler, Alcetas’ın cesedini geri almışlar, saygı içerisinde gömmüşler ve anısına bir güzel bir anıt dikmişlerdir.

Termessos, açıkça bir liman şehri değildi ancak, toprakları güneybatıda Attaleia (Antalya) Körfezi boyunca uzanırdı. Şehrin denize olan bu bağlantısından dolayı şehir, Ptolemyler tarafından alınmıştır. Daha 40 yıl önce İskender’in güçlü dönemlerinde bile direnen bir şehrin, Mısır egemenliğini kabul etmesi çok şaşırtıcıdır.

Likya’nın Araxa şehrinde bulunan bir yazıt, Termessos hakkında önemli bilgi verir. Bu yazıta göre, M.Ö. 200’lerde Termessos bilinmeyen sebeplerden dolayı Likya şehirleri birliği ile savaştaydı ve M.Ö. 199’da Termessos kendini tekrar Pisidialı komşusu İsinda ile savaşta buldu. Bu dönemde M.Ö. 2. yüzyılda Küçük Termessos kolonisinin şehrin yanında kurulduğunu görüyoruz. Termessos, eski düşmanı Serge ile daha iyi mücadele edebilmek için Pergamum Kralı II Attalos ile dostça ilişkiler içine girdi. II. Attalos da bu dostluğun anısına Termessos’da 2 katlı bir stoa inşa ettirdi.

Termessos, Roma’nın müttefikiydi ve böylelikle M.Ö 71’de Roma Senatosu tarafından bağımsızlığı kabul edildi; bu kanuna göre Termessos’un özgürlüğü ve hakları garanti altına alındı. Bu bağımsızlık, Galatia Kralı Amyntas ile yapılan ittifak haricinde (M.Ö. 36-25 yılları hükümdarlık sürdü) uzunca bir süre devam etti. Termessos’un bağımsızlığı, “Autonomous” (Özerk) adını taşıyan madeni parasıyla da belgelenmiştir.

Ana yoldan sarp bir yolla şehre ulaşılır. Bu yoldan geçen biri, etrafında Termessosluların “Kral Caddesi” olarak isimlendirdikleri eski yolun yanı sıra Helenistik dönem istihkam duvarlarının, sarnıçların ve diğer bir çok kalıntının bulunduğu meşhur Yenice Geçiti’ni görebilir. Termessos halkının katkılarıyla M.Ö. ikinci yüzyılda yapılan Kral Caddesi, yükselen şehrin duvarlarının yanından geçer ve düz bir yol şeklinde şehrin merkezine kadar uzanır. Şehir kapısının doğusundaki duvarlarda zarlarla kehanet içeren oldukça enteresan yazıtlar vardır. Roma İmparatorluğu tarihi boyunca bu tür büyüler, sihirler ve batıl inançlar yaygındı. Büyük olasılıkla Termessoslular, geleceği tahmin etmeye oldukça meraklıydılar. Bu tür yazıtlar, genellikle dört beş satır uzunluğundadır ve zarlarla belirlenen sayılar içerir, kehanet için tanrının adı istenir ve kehanetin içeriği o tanrının öğütleri içinde verilir.

Resmi binaların bulunduğu Termessos şehri, iç duvarların az ilerisindeki düz arazide yer alır. Bu yapılardan en dikkat çekici olan çok özel mimari özelliklere sahip bulunan agoradır. Açık hava pazar yeri olan bu yapının zemini taş bloklar üzerinde yükselmiştir ve kuzeybatısında beş büyük sarnıç oyulmuştur. Agora üç yandan stoalarla çevrilmiştir. İki katlı stoada bulunan bir yazıta göre, stoa, Pergamum Kralı (M.Ö. 150-138 yılları arasında hükümdarlık sürmüştür) II. Attalos tarafından dostluklarının kanıtı olarak Termessos’a hediye edilmiştir. Kuzeydoğu stoa, muhtemelen Attalos’un stoası taklit edilerek Osbaras isimli varlıklı bir Termessoslu tarafından yaptırılmıştır. Agoranın kuzeydoğusunda bulunan kalıntıların gymnasyuma ait olduğu düşünülmektedir ancak sık ağaçların arasından bunu anlamak zordur. İki katlı stoa içerde tonozlu odalarla çevrelenmiş avludan oluşur. Stoanın dışı nişlerle ve Dor nizamında diğer süslemelerle dekore edilmiştir. Bu yapı M.S. birinci yüzyılı işaret eder.

Agoranın hemen doğusunda tiyatro vardır. Pamphylia Ovasının üzerinde manzaraya hakim olan tiyatro hiç şüphesiz Termessos ovasının en göz alıcı yapısıdır. Helenistik dönem tiyatro planını koruyan bu tiyatro, Roma tiyatrosunun en belirgin özelliklerini sergiler. Helenistik caeva ya da yarım dairesel oturma alanı, diazoma ile ikiye ayrılır. Diazoma’nın üzerinde sekiz, aşağısında on altı oturma sırası vardır. Tiyatro, yaklaşık 4000 – 5000 seyirci kapasitesine sahiptir. Geniş kemerli giriş yolu, cavea ile agorayı bağlar. Güney parados’a daha sonraları kemer yapılmışsa da kuzey parados orijinalindeki gibi üstü açık olarak bırakılmıştır. Sahne binası M.S. ikinci yüzyılın özelliklerini gösterir. Bunun arkasında sadece uzun, dar bir oda vardır. Burası, görkemli bir şekilde süslenmiş cepheyi kesen beş kapı ile oyunun sahnelendiği podyuma bağlanır. Sahnenin altında vahşi hayvanların dövüşe çıkarılmadan önce tutuldukları beş küçük oda vardır. Diğer tüm klasik şehirlerde olduğu gibi tiyatronun yaklaşık 100 metre ilerisinde odeon vardır. Küçük bir tiyatroyu andıran bu yapı, M.Ö. birinci yüzyıla kadar uzanabilir. Çatı seviyesine kadar oldukça iyi korunmuş olan odeon en iyi kalite yontma taş duvarcılığı örneği sergiler. Alt kat sadeyken ve iki kapıyla ayrılmışken, üst kat Dor düzeninde süslenmiş ve kare şeklinde kesilmiş taş bloklardan yapılmıştır. Yapının orijinalinde çatısının olduğu kesindir çünkü ışığı doğu ve batı duvarlarındaki 11 geniş pencereden almaktadır. 25 metre uzunluğundaki bu çatının binanın üzerinde nasıl durduğu hala belirlenememiştir. Günümüzde içi toprak ve moloz dolu olan harabedeki oturma düzeni ya da oturma kapasitesi değerlendirmek pek mümkün değildir. Oturma kapasitesi muhtemelen 600-700 kişiden fazla değildi. Molozların arasında, renkli mermer parçaları çıkartılmıştır bu da iç duvarların mozaiklerle süslü olabileceğini göstermektedir. Bu güzel yapının, bouleuterion ya da konsey odası olarak hizmet vermiş olması da mümkündür.

Termessos’ta değişik büyüklüklerde ve çeşitlerde altı tapınak vardır. Bunlardan dört tanesi odeonun yanında kutsal olduğu tahmin edilen alanda bulunmuştur. Bu tapınaklardan ilki odeonun tam arkasında yer alır ve gerçekten görkemli bir duvarcılık işçiliği sergiler. Bu tapınağın şehrin asıl tanrısı Zeus Solymeus’a ait olduğu ileri sürülmektedir. Ancak ne yazık ki, geriye 5 metre yüksekliğindeki tapınağın iç duvarlarından başka çok az şey kalmıştır.

İkinci tapınak odeonun güneybatı köşesinde uzanır. Bu tapınağın cella’sının duvarlarının boyutları 5.50 x 5.50 metredir ve prostylos tarzındadır. Halen ayakta duran ve tamamlanmış olan girişte bulunan bir yazıta göre, bu tapınak Artemis’e ithaf edilmiştir ve hem harabe hem de içindeki kült heykel Aurelia Armasta isimli bir kadın ve kocası tarafından kendi gelirleri kullanılarak yaptırılmıştır. Girişin diğer tarafında yazılı bir zemin üzerinde bu kadının amcasının heykeli durur. Tarzına bakılarak tapınağın tarihinin M.S. ikinci yüzyılın sonlarına kadar uzandığı söylenebilir.

Artemis tapınağının doğusunda Dor tarzı tapınağın kalıntıları vardır. Bir kenarda altı veya 11 sütundan oluşan tapınak peripteral tiptedir; boyutlarına göre değerlendirilecek olursa bu tapınak, Termessos’un en büyük tapınağı olmalıdır. Rölyeflerden ve yazıtlardan bu tapınağın da Artemis’e ithaf edildiği anlaşılmıştır.

Daha ileride doğuda kesilmiş taşlardan yapılan terasın üzerinde küçük bir başka tapınağın kalıntıları vardır. Tapınak yüksek bir podyum üzerinde yükselir, ancak hangi tanrıya ithaf edildiği bugün bilinmemektedir. Yine de, klasik tapınak mimarisinin genel kurallarına karşı bu tapınağın girişi sağdadır ve bu da tapınağın bir yarı tanrıya ya da kahramana ait olabileceğine işaret eder. Bu tapınağın tarihi M.S. üçüncü yüzyılın başlarına kadar uzanabilir.

Diğer iki tapınak Korinth düzenindeki Attalos Stoası’nın yanında yer alır ve prostylos tarzındadır. Yine bugün halen bilinmeyen tanrılara ve tanrıçalara ithaf edilen bu tapınaklar, M.S. ikinci ya da üçüncü yüzyılı işaret ederler.

Bu geniş merkezi alanda bulunan tüm resmi ve kült yapılar arasında, en ilginçlerinden biri tipik Roma dönemi evi formundadır. Altı metre yüksekliğe ulaşan Batı duvarında bulunan Dor düzenindeki kapı aralığının üzerinde bir yazıt görülebilir. Bu yazıtın üzerinde evin sahibinden, şehrin kurucusu olarak övgüyle söz edilir. Şüphesiz, bu ev Termessos’u kuranın değildi. Belki bu, şehre fevkalade hizmetler sunan ev sahibine bir ödüldü. Bu tür evler genellikle soylu kimselere ve zenginlere ait olurdu. Ana giriş, ikinci bir kapıya giden bir salona, bu ikinci kapı da merkezi avluya ya da atrium’a açılır. Yağmur sularını tutmak için avlunun ortasında impluvium ya da havuz vardır. Atrium, evin bu gibi günlük faaliyetlerinde önemli yer tutardı ve aynı zamanda konuk kabul odası olarak da kullanılırdı. Bu yüzden de sık sık gösterişli bir şekilde süslenirdi. Evin diğer odaları düzenli bir biçimde atriumun etrafında yer alır.

Geniş, dükkanların sıralandığı portico’ları olan bir cadde, şehir boyunca kuzey-güney istikametinde uzanırdı. Sütunlar arasındaki boşluklar genellikle, çoğu güreşçilere ait olan başarılı sporcuların heykelleriyle doldurulmuştur. Bu heykellerin yazılı kaideleri hala yerlerindedir ve bu yazıları okuyarak bu caddenin eski ihtişamını yeniden canlandırılabiliriz.

Şehrin güneyi, batısı ve kuzeyinde çoğu şehir duvarları içerisinde olan, kayaya oyulmuş mezar taşları bulunan geniş mezarlar vardır ve bunlardan bir tanesinin Alcetas’a ait olduğu düşünülmektedir. Ne yazık ki, mezar hazine avcıları tarafından yağmalanmıştır. Mezarın içerisinde kline’nın arkasında sütunların arasında bir çeşit kafes oyulmuştur ve bunun yukarısında muhtemelen süslenmiş bir friz vardı. Mezarın kalan kısmı M.Ö. dördüncü yüzyıla tarihlendirilebilecek ata binen bir savaşçının betimlemeleriyle bezenmiştir. Genç Termessosluların General Alcetas’ın trajik ölümünden ne kadar fazla etkilendikleri ve onun için görkemli bir mezar yaptıkları bilinmektedir ve tarihçi Diodoros, Alcetas’ın Antigonos ile at üzerinde savaştığını kaydeder. Çakışan bu olaylar, aslında mezarın Alcetas’a ait olduğuna ve rölyefde betimlenenin de o olduğuna işaret eder.

Yüzyıllardır şehrin güneybatısında sık ağaçların arasında saklanan lahit, insanı bir anda tarihi törenin derinliklerine götürür. Ölüler, kıyafetleri, mücevherleri ve diğer aksesuarlarıyla bu lahitlere konurdu. Yoksulların bedenleri, sade taş, kil ya da ahşap lahitlerde yakılırdı. Tarihi M.S. ikinci yüzyıla uzanan bu lahitler, yüksek kaideler üzerinde durur. Öte yandan zengin aile mezarlarında, lahitler soyuyla ya da onun yanına gömülme izni olanlarla birlikte ölen kişi için hazırlanmış şatafatlı bir şekilde bezenmiş yapının içine yerleştirilmiştir. Böylelikle, kullanım hakkı resmi olarak garanti altına alınmış oluyordu. Bu biçimde, belirli bir mezarın tarihi belirlenebilir. Ayrıca, lahitlerinin açılmasını engellemek ve mezar soyguncularını korkutmak için tanrıların öfkesini çağıran yazıtlar da bulunabilir. Bu yazıtlar aynı zamanda kurallara uymayanlara uygulanan para cezalarını da belirtir. 300 ile 100.000 denari arasında değişen bu para cezaları genellikle Zeus Solymeus adına şehir hazinesine ödenirdi ve yasal hükümlerin yerini alırdı.

Şu ana kadar Termessos’ta herhangi bir kazıya başlanılmamıştır.

TERMESSOS

Termessos, Türkiye’nin en iyi korunmuş antik şehirlerindendir. Antalya’nın 30 kilometre kuzeybatısında yer alır. Denizden ortalama yüksekliği 200 metre olan Antalya dağları çevresindeki travertenlerden 1.665 metre yükseklikte, Güllük Dağı’nın tepesinde doğal bir platform üzerine kurulmuştur. Bir çok vahşi bitkinin arasında saklanmış ve sık çam ormanlarıyla sınırlanmıştır. Termessos’un, huzur veren ve el değmemiş görünümüyle diğer antik şehirlerden daha farklı ve etkileyici bir havası vardır. Doğal ve tarihi zenginliklerinden ötürü, şehir adını taşıyan Milli Park kapsamına alınmıştır.

Termessos’taki çift “s”, şehrin Anadolu insanları tarafından kurulduğuna dair dilbilimsel bir kanıt sağlar. Strabo’ya göre, Pisidia halkı olan Termessos sakinleri kendilerini Slymi olarak çağırırlardı. Yaşadıkları dağa da verilen bu isim, sonraki yıllarda Zeus’la özdeşleştirilen ve burada da Zeus Solymes kültünün yükselmesine sebep olan Anadolu tanrılarından Solymes’den gelmektedir. Termessos madeni paralarında genelde bu tanrı vardır ve paralara adını verilmiştir.

Tarih sahnesinde bu şehirle ilk karşılaşmamız meşhur Büyük İskender kuşatmasıyla bağlantılıdır. Bu olayla ilk ilgilenen ve Termessos’un stratejik önemini kaydeden eski tarihçilerden biri olan Arrianos, şehri kuşatan başa çıkılamaz doğal engellerden dolayı şehrin küçük bir birlikle bile savunulabileceğini belirtmiştir. İskender, Pamphylia’dan Frigya’ya geçmek istemişti ve Arrianos’a göre Frigya’ya yol Termessos’tan geçiyordu. Gerçekten de, daha alçak ve kolay geçitler varken İskender’ın neden o kadar sarp olan Yenice geçidini tırmanmayı seçtiği hala tartışma konusudur. Perge’deki düşmanlarının İskender’i yanlış yola gönderdiği de söylenir. İskender, Termessosluların kapattığı geçidi geçmek için oldukça çaba ve zaman harcamıştır ve bu sinirle geri dönerek Termessos’u kuşatmıştır. Muhtemelen Termessos’u zaptedemeyeceğini bildiğinden, İskender hücuma geçmemiştir fakat bunun yerine kuzeye doğru yürümüş ve öfkesini Sagalassos’dan çıkarmıştır.

Tarihçi Diodors, Termessos tarihinde bir başka unutulmaz olayı da tüm detaylarıyla kaydetmiştir. M.S. 319’da İskender’in ölümünden sonra, generallerinden biri, Antigonos Monophtalmos, kendisini Küçük Asya’nın hükümdarı ilan etmiştir ve esas destekçisi Pisidia olan rakibi Alcetas ile savaşmak için hazırlanmıştır. Antigonos Monophtalmos’un kuvvetleri, 40.000 piyadeden, 7.000 süvariden ve ayrıca sayısız filden meydana gelmiştir. Bu üstün nitelikli kuvvetlerin hakkından gelemeyen Alcetas ve arkadaşları Termessos’a sığınmışlardır. Termessoslular, onlara yardım etme sözü vermişlerdir. Bu sürede, Antigonos şehrin önüne gelmiş ve burada kamp kurarak düşmanının kendisine iade edilmesi için çabalamıştır. Yabancı bir Makedon uğruna şehirlerinin felakete sürüklenmesini istemeyen Termessos yaşlıları Alcetas’ın iade edilmesine karar vermişler ancak genç Termessoslular verdikleri sözü tutmak istemişler ve bunun dışına çıkmayı reddetmişlerdir. Yaşlılar, Alcetas’ı bırakma niyetleriyle ilgili bilgilendirmek amacıyla Antigonos’a heyet yollamışlardır. Savaşa devam etmek için yapılan gizli bir plana göre, Termessoslu gençler şehri terk etmeyi başarmıştır. Yakında tutsak olacağını öğrenen Alcetas, düşmanın eline verilmektense ölmeyi tercih etmiş ve kendini öldürmüştür. Yaşlılar, Antigonos’a Alcetas’ın cesedini yollamışlardır. Üç gün boyunca cesede her türlü eziyeti yapan Antigonos, daha sonra cesedi gömmeden bırakarak Pisidia’dan ayrılmıştır. Olanlara kızan gençler, Alcetas’ın cesedini geri almışlar, saygı içerisinde gömmüşler ve anısına bir güzel bir anıt dikmişlerdir.

Termessos, açıkça bir liman şehri değildi ancak, toprakları güneybatıda Attaleia (Antalya) Körfezi boyunca uzanırdı. Şehrin denize olan bu bağlantısından dolayı şehir, Ptolemyler tarafından alınmıştır. Daha 40 yıl önce İskender’in güçlü dönemlerinde bile direnen bir şehrin, Mısır egemenliğini kabul etmesi çok şaşırtıcıdır.

Likya’nın Araxa şehrinde bulunan bir yazıt, Termessos hakkında önemli bilgi verir. Bu yazıta göre, M.Ö. 200’lerde Termessos bilinmeyen sebeplerden dolayı Likya şehirleri birliği ile savaştaydı ve M.Ö. 199’da Termessos kendini tekrar Pisidialı komşusu İsinda ile savaşta buldu. Bu dönemde M.Ö. 2. yüzyılda Küçük Termessos kolonisinin şehrin yanında kurulduğunu görüyoruz. Termessos, eski düşmanı Serge ile daha iyi mücadele edebilmek için Pergamum Kralı II Attalos ile dostça ilişkiler içine girdi. II. Attalos da bu dostluğun anısına Termessos’da 2 katlı bir stoa inşa ettirdi.

Termessos, Roma’nın müttefikiydi ve böylelikle M.Ö 71’de Roma Senatosu tarafından bağımsızlığı kabul edildi; bu kanuna göre Termessos’un özgürlüğü ve hakları garanti altına alındı. Bu bağımsızlık, Galatia Kralı Amyntas ile yapılan ittifak haricinde (M.Ö. 36-25 yılları hükümdarlık sürdü) uzunca bir süre devam etti. Termessos’un bağımsızlığı, “Autonomous” (Özerk) adını taşıyan madeni parasıyla da belgelenmiştir.

Ana yoldan sarp bir yolla şehre ulaşılır. Bu yoldan geçen biri, etrafında Termessosluların “Kral Caddesi” olarak isimlendirdikleri eski yolun yanı sıra Helenistik dönem istihkam duvarlarının, sarnıçların ve diğer bir çok kalıntının bulunduğu meşhur Yenice Geçiti’ni görebilir. Termessos halkının katkılarıyla M.Ö. ikinci yüzyılda yapılan Kral Caddesi, yükselen şehrin duvarlarının yanından geçer ve düz bir yol şeklinde şehrin merkezine kadar uzanır. Şehir kapısının doğusundaki duvarlarda zarlarla kehanet içeren oldukça enteresan yazıtlar vardır. Roma İmparatorluğu tarihi boyunca bu tür büyüler, sihirler ve batıl inançlar yaygındı. Büyük olasılıkla Termessoslular, geleceği tahmin etmeye oldukça meraklıydılar. Bu tür yazıtlar, genellikle dört beş satır uzunluğundadır ve zarlarla belirlenen sayılar içerir, kehanet için tanrının adı istenir ve kehanetin içeriği o tanrının öğütleri içinde verilir.

Resmi binaların bulunduğu Termessos şehri, iç duvarların az ilerisindeki düz arazide yer alır. Bu yapılardan en dikkat çekici olan çok özel mimari özelliklere sahip bulunan agoradır. Açık hava pazar yeri olan bu yapının zemini taş bloklar üzerinde yükselmiştir ve kuzeybatısında beş büyük sarnıç oyulmuştur. Agora üç yandan stoalarla çevrilmiştir. İki katlı stoada bulunan bir yazıta göre, stoa, Pergamum Kralı (M.Ö. 150-138 yılları arasında hükümdarlık sürmüştür) II. Attalos tarafından dostluklarının kanıtı olarak Termessos’a hediye edilmiştir. Kuzeydoğu stoa, muhtemelen Attalos’un stoası taklit edilerek Osbaras isimli varlıklı bir Termessoslu tarafından yaptırılmıştır. Agoranın kuzeydoğusunda bulunan kalıntıların gymnasyuma ait olduğu düşünülmektedir ancak sık ağaçların arasından bunu anlamak zordur. İki katlı stoa içerde tonozlu odalarla çevrelenmiş avludan oluşur. Stoanın dışı nişlerle ve Dor nizamında diğer süslemelerle dekore edilmiştir. Bu yapı M.S. birinci yüzyılı işaret eder.

Agoranın hemen doğusunda tiyatro vardır. Pamphylia Ovasının üzerinde manzaraya hakim olan tiyatro hiç şüphesiz Termessos ovasının en göz alıcı yapısıdır. Helenistik dönem tiyatro planını koruyan bu tiyatro, Roma tiyatrosunun en belirgin özelliklerini sergiler. Helenistik caeva ya da yarım dairesel oturma alanı, diazoma ile ikiye ayrılır. Diazoma’nın üzerinde sekiz, aşağısında on altı oturma sırası vardır. Tiyatro, yaklaşık 4000 – 5000 seyirci kapasitesine sahiptir. Geniş kemerli giriş yolu, cavea ile agorayı bağlar. Güney parados’a daha sonraları kemer yapılmışsa da kuzey parados orijinalindeki gibi üstü açık olarak bırakılmıştır. Sahne binası M.S. ikinci yüzyılın özelliklerini gösterir. Bunun arkasında sadece uzun, dar bir oda vardır. Burası, görkemli bir şekilde süslenmiş cepheyi kesen beş kapı ile oyunun sahnelendiği podyuma bağlanır. Sahnenin altında vahşi hayvanların dövüşe çıkarılmadan önce tutuldukları beş küçük oda vardır. Diğer tüm klasik şehirlerde olduğu gibi tiyatronun yaklaşık 100 metre ilerisinde odeon vardır. Küçük bir tiyatroyu andıran bu yapı, M.Ö. birinci yüzyıla kadar uzanabilir. Çatı seviyesine kadar oldukça iyi korunmuş olan odeon en iyi kalite yontma taş duvarcılığı örneği sergiler. Alt kat sadeyken ve iki kapıyla ayrılmışken, üst kat Dor düzeninde süslenmiş ve kare şeklinde kesilmiş taş bloklardan yapılmıştır. Yapının orijinalinde çatısının olduğu kesindir çünkü ışığı doğu ve batı duvarlarındaki 11 geniş pencereden almaktadır. 25 metre uzunluğundaki bu çatının binanın üzerinde nasıl durduğu hala belirlenememiştir. Günümüzde içi toprak ve moloz dolu olan harabedeki oturma düzeni ya da oturma kapasitesi değerlendirmek pek mümkün değildir. Oturma kapasitesi muhtemelen 600-700 kişiden fazla değildi. Molozların arasında, renkli mermer parçaları çıkartılmıştır bu da iç duvarların mozaiklerle süslü olabileceğini göstermektedir. Bu güzel yapının, bouleuterion ya da konsey odası olarak hizmet vermiş olması da mümkündür.

Termessos’ta değişik büyüklüklerde ve çeşitlerde altı tapınak vardır. Bunlardan dört tanesi odeonun yanında kutsal olduğu tahmin edilen alanda bulunmuştur. Bu tapınaklardan ilki odeonun tam arkasında yer alır ve gerçekten görkemli bir duvarcılık işçiliği sergiler. Bu tapınağın şehrin asıl tanrısı Zeus Solymeus’a ait olduğu ileri sürülmektedir. Ancak ne yazık ki, geriye 5 metre yüksekliğindeki tapınağın iç duvarlarından başka çok az şey kalmıştır.

İkinci tapınak odeonun güneybatı köşesinde uzanır. Bu tapınağın cella’sının duvarlarının boyutları 5.50 x 5.50 metredir ve prostylos tarzındadır. Halen ayakta duran ve tamamlanmış olan girişte bulunan bir yazıta göre, bu tapınak Artemis’e ithaf edilmiştir ve hem harabe hem de içindeki kült heykel Aurelia Armasta isimli bir kadın ve kocası tarafından kendi gelirleri kullanılarak yaptırılmıştır. Girişin diğer tarafında yazılı bir zemin üzerinde bu kadının amcasının heykeli durur. Tarzına bakılarak tapınağın tarihinin M.S. ikinci yüzyılın sonlarına kadar uzandığı söylenebilir.

Artemis tapınağının doğusunda Dor tarzı tapınağın kalıntıları vardır. Bir kenarda altı veya 11 sütundan oluşan tapınak peripteral tiptedir; boyutlarına göre değerlendirilecek olursa bu tapınak, Termessos’un en büyük tapınağı olmalıdır. Rölyeflerden ve yazıtlardan bu tapınağın da Artemis’e ithaf edildiği anlaşılmıştır.

Daha ileride doğuda kesilmiş taşlardan yapılan terasın üzerinde küçük bir başka tapınağın kalıntıları vardır. Tapınak yüksek bir podyum üzerinde yükselir, ancak hangi tanrıya ithaf edildiği bugün bilinmemektedir. Yine de, klasik tapınak mimarisinin genel kurallarına karşı bu tapınağın girişi sağdadır ve bu da tapınağın bir yarı tanrıya ya da kahramana ait olabileceğine işaret eder. Bu tapınağın tarihi M.S. üçüncü yüzyılın başlarına kadar uzanabilir.

Diğer iki tapınak Korinth düzenindeki Attalos Stoası’nın yanında yer alır ve prostylos tarzındadır. Yine bugün halen bilinmeyen tanrılara ve tanrıçalara ithaf edilen bu tapınaklar, M.S. ikinci ya da üçüncü yüzyılı işaret ederler.

Bu geniş merkezi alanda bulunan tüm resmi ve kült yapılar arasında, en ilginçlerinden biri tipik Roma dönemi evi formundadır. Altı metre yüksekliğe ulaşan Batı duvarında bulunan Dor düzenindeki kapı aralığının üzerinde bir yazıt görülebilir. Bu yazıtın üzerinde evin sahibinden, şehrin kurucusu olarak övgüyle söz edilir. Şüphesiz, bu ev Termessos’u kuranın değildi. Belki bu, şehre fevkalade hizmetler sunan ev sahibine bir ödüldü. Bu tür evler genellikle soylu kimselere ve zenginlere ait olurdu. Ana giriş, ikinci bir kapıya giden bir salona, bu ikinci kapı da merkezi avluya ya da atrium’a açılır. Yağmur sularını tutmak için avlunun ortasında impluvium ya da havuz vardır. Atrium, evin bu gibi günlük faaliyetlerinde önemli yer tutardı ve aynı zamanda konuk kabul odası olarak da kullanılırdı. Bu yüzden de sık sık gösterişli bir şekilde süslenirdi. Evin diğer odaları düzenli bir biçimde atriumun etrafında yer alır.

Geniş, dükkanların sıralandığı portico’ları olan bir cadde, şehir boyunca kuzey-güney istikametinde uzanırdı. Sütunlar arasındaki boşluklar genellikle, çoğu güreşçilere ait olan başarılı sporcuların heykelleriyle doldurulmuştur. Bu heykellerin yazılı kaideleri hala yerlerindedir ve bu yazıları okuyarak bu caddenin eski ihtişamını yeniden canlandırılabiliriz.

Şehrin güneyi, batısı ve kuzeyinde çoğu şehir duvarları içerisinde olan, kayaya oyulmuş mezar taşları bulunan geniş mezarlar vardır ve bunlardan bir tanesinin Alcetas’a ait olduğu düşünülmektedir. Ne yazık ki, mezar hazine avcıları tarafından yağmalanmıştır. Mezarın içerisinde kline’nın arkasında sütunların arasında bir çeşit kafes oyulmuştur ve bunun yukarısında muhtemelen süslenmiş bir friz vardı. Mezarın kalan kısmı M.Ö. dördüncü yüzyıla tarihlendirilebilecek ata binen bir savaşçının betimlemeleriyle bezenmiştir. Genç Termessosluların General Alcetas’ın trajik ölümünden ne kadar fazla etkilendikleri ve onun için görkemli bir mezar yaptıkları bilinmektedir ve tarihçi Diodoros, Alcetas’ın Antigonos ile at üzerinde savaştığını kaydeder. Çakışan bu olaylar, aslında mezarın Alcetas’a ait olduğuna ve rölyefde betimlenenin de o olduğuna işaret eder.

Yüzyıllardır şehrin güneybatısında sık ağaçların arasında saklanan lahit, insanı bir anda tarihi törenin derinliklerine götürür. Ölüler, kıyafetleri, mücevherleri ve diğer aksesuarlarıyla bu lahitlere konurdu. Yoksulların bedenleri, sade taş, kil ya da ahşap lahitlerde yakılırdı. Tarihi M.S. ikinci yüzyıla uzanan bu lahitler, yüksek kaideler üzerinde durur. Öte yandan zengin aile mezarlarında, lahitler soyuyla ya da onun yanına gömülme izni olanlarla birlikte ölen kişi için hazırlanmış şatafatlı bir şekilde bezenmiş yapının içine yerleştirilmiştir. Böylelikle, kullanım hakkı resmi olarak garanti altına alınmış oluyordu. Bu biçimde, belirli bir mezarın tarihi belirlenebilir. Ayrıca, lahitlerinin açılmasını engellemek ve mezar soyguncularını korkutmak için tanrıların öfkesini çağıran yazıtlar da bulunabilir. Bu yazıtlar aynı zamanda kurallara uymayanlara uygulanan para cezalarını da belirtir. 300 ile 100.000 denari arasında değişen bu para cezaları genellikle Zeus Solymeus adına şehir hazinesine ödenirdi ve yasal hükümlerin yerini alırdı.

Şu ana kadar Termessos’ta herhangi bir kazıya başlanılmamıştır.

Telmessos Antik Kenti

Pazartesi, Ağustos 24th, 2009

Telmessos (Fethiye)

Fethiye, Mendos Dağı’nın eteklerinde, adını verdiği körfezin kenarına eski Telmessos’un üzerine kurulmuştur. Bu nedenle harabeler bugün bu şirin ilçenin altında kalmıştır. Fethiye, konaklama tesislerinin fazla oluşu, birbirinden güzel koyları ve yat turizminin de gelişmesinden dolayı Batı Lykia bölgesi gezilerinin merkezini teşkil eder. Dalaman Havaalanı’ndan 50 km uzaklıkta bulunan Fethiye’ye Muğla, Denizli ve Antalya yoluyla gelinebildiği gibi, deniz yoluyla da ulaşılabilir. Tarih, doğa ve deniz ile iç içe olan Fethiye’de konaklayanlar, civardaki Kadyanda, Pınara, Tlos, Sidyma, Xanthos, Letoon ve Patara gibi antik şehirleri de kolaylıkla gezebilirler. Burada, 16 derecenin altına düşmeyen sıcaklığıyla dokuz ay kalınıp denizden faydalanılabilir.

Adını tanrı Apollon’un oğlu Telmessos’tan aldığı söylenen kent M.Ö. 547 yılında Pers generali Harpagos’un eline geçerek Karya Satraplığı’na bağlanır. M.Ö.V. yüzyılın ortalarında Attik – Delos Birliği’ne katılan şehir daha sonra birlikten ayrılarak bağımsız kalmıştır. M.Ö. IV. yüzyılda Lykia Birliğini oluşturma gayreti içindeki Limyralı Perikles’in Telmessos’a sefer açtığını ve onun birliğin içine girmesini sağladığını biliyoruz. Perikles’in (M.Ö. 360) hakimiyetine son veren İskender, Telmessos’u alarak kentin kralını yine şehrin başında bırakmış, ancak komutan Nearkhos’u da genel Lykia valisi atayarak yoluna devam etmiş, bu şekilde Telmessosluların gönlünü almaya çalışmıştır. Ancak Kral Antipatrides bir müddet sonra Vali Niarkhos’a karşı çıkmışsa da Nearkhos bir kutlama için şehre müzisyenler göndermiş, müzisyenlerin aletleri arasına kılıçlar saklayarak şehri zaptetmiştir. Telmessos, İskender’in ölümünden sonra bir müddet Ptolemaiosların yönetiminde kalmış, M.Ö. 189′dan sonra Bergama Krallığı’na bağlanmış Bergama Kralı III. Attolos’un ölümünden sonra topraklarını Roma’ya bırakan vasiyetnamesi ile de doğrudan Roma’ya bağlanmıştır.

M.Ö. 88 tarihinde Pontus Kralı Mithridates Roma topraklarına saldırmışsa da yapılan savaşta yenilmiştir. Bu savaşta Roma’nın yanında yer alan Rodos’a, Telmessos ve kıyı şeridi armağan olarak verilmiştir. Bu dönem içinde, diğer Lykia şehirleri gibi Telmessos da Rodoslulardan şikayetçi olmuş ve sonunda Roma Lykia’yı Rodoslulardan geri almıştır. Bizans döneminde de varlığını sürdüren şehir, M.S. VII. Yüzyıldan sonra Arap akınları ile önemini kaybetmiştir. VII. yüzyılda II. Anastasius Telmessos’a kendi adını vererek Anastasiupolis demiş fakat bu isim fazla tutmamıştır. 1424′de Osmanlı topraklarına katılan Telmessos’a uzak şehir anlamına gelen Makri, daha sonrada Megri denmiştir. Megri adı 1934 yılında ilk Türk pilotu Fethi Bey’in anısına, bugün kullanılan Fethiye ismiyle değiştirilmiştir. 1850′lerde Telmessos’u gören C. Texier’in bildirdiğine göre, şehirdeki Apollon Tapınağı ve tiyatro o zaman görülebiliyormuş. C. Texier’den sonra 1856′da meydana gelen büyük deprem bu yapıların yıkılmasına sebep olmuş, bundan yüz sene sonra meydana gelen ikinci büyük depremle, Fethiye gibi bu kalıntılar da yok olmuştur.

Bugünkü Fethiye, bu depremden sonra, yani 1957′den sonra kurulan Fethiye’dir. Telmessos’un iskele yakınında bulunan tiyatrosu bugün kazılarla ortaya çıkartılmıştır. Erken Roma döneminde yapılan ve M.S. II. yüzyılda onarım geçiren bu tiyatro 5000 kişiliktir. Şehrin ilk kurulduğu yer olan kale, bir surla çevrilidir. Bugün bu surların altında Roma, üzerinde de Orta Çağ’da yapılan surlar görülür. Zira Rodos Şövalyeleri bu kaleyi kullanarak bölgeye hakim olmaya çalışmışlar ve limandaki Şövalye Adası’nı kullanarak şehri denetim altında tutmuşlardır. Şehrin akropolünün doğru yüzünde her taraftan görülen ve şehrin üzerinde görkemli görüntüsü yer alan Amyntas’ın mezarı adeta Fethiye’nin simgesi olmuştur. Cephesi iki sütunu olan ion tapınağı tarzındaki bu kaya mezarı, Hermepias’ın oğlu Amyntas’a ait olup M.Ö. IV. yüzyılda yapılmıştır. Bu mezarı 1850′lerde gören C. Texirer de mezar kapısının sol üst köşesine imzasını atarak burayı gördüğünü sanki belgelemek istemiştir. Amyntas mezarının yanında ona benzeyen ancak sütununun biri kırılmış, tapınak biçimli bir kaya mezarı ile başka kaya mezarları da bulunmaktadır. Şehrin içinde de Lykia tipi birçok lahit görülür. Bunlardan biri hemen bu kaya anıtlarının altındaki sokakta, bir de hükümet binası ile iskelenin yanıdadır. Hükümet binası yanındaki lahit, kabartmalı olup sağlam olarak günümüze gelebilmiştir. Kapaktaki kabartmalarda dörder savaşçı ellerinde kalkanları olduğu halde, savaşmakta, uzun giysili bir adam sağ tarafta koltukta oturmaktadır. Yan yüzlerde de figürler vardır. M.Ö. 340 yıllarına ait bu lahdin, eskiden alt kısımlarında da kabartmaların olduğu, hem Ch. Fellows hem de C. Texier’in çizimlerinden anlaşılmaktadır. Ayrıca Cumhuriyet Mahallesi’nde bulunan ve M.Ö. IV. yüzyıla ait iki lahitten birisi kabartmalıdır. Ancak bu kabartmalar çok tahrip olmuştur.

Fethiye’nin çevreside antik şehirlerle doludur. Örneğin Eşen’in kuzeybatısında, Fethiye’ye 45 km uzaklıkta bulunan Minare Köyü’ndeki Pınara harabeleri ilginç Lykia kaya mezarlarına sahiptir. Burada tiyatro, odeion ve tapınak gibi bir çok yapı sağlam olarak görülür. Eşen’in güneyinde Dodurga Köyü’nde bulunan Sidyma harabelerinde de yine görülmeye değer ilginç mezar anıtları bulunmaktadır. Lykia’nın altı büyük kentinden birisi olan, Fethiye’ye 40 km uzaklıkta, Yaka Köyü’nde bulunan Tlos harabeleri de akropol, tiyatro, hamam, agora ve stadion gibi kalıntılarıyla çarpıcı bir görünüm arz eder. Bunlardan başka Fethiye’ye 25 km. uzaklıktaki Üzümlü’de bulunan Kadyanda’da stadion, tiyatro, agora ve hamam kalıntıları yer almaktadır.

Bugün olduğu gibi yüzyıllarca önce de insanlar bu güzel bölgeyi beğenmiş ve yerleşmişlerdir. Fethiye Körfezi içinde de bazı antik yerleşmeler vardır. Bedri Rahmi Koyu üzerinde Krya, Manastır Koyu üzerinde Lissa ve Lydai ile Göcek yolundaki İnlice’de Daidala antik kenti bunlardan birkaçıdır.

Doğa ve tarihle bütünleşen Fethiye’de birbirinden güzel koylar gezilebilir. 4 km uzunluğundaki tabii plajı ile Çalış ve Karagözler şehrin içindeki plajlardır. Buralarda denize girebileceği gibi Fethiye’den kalkan dolmuş motorları ile Fethiye koyları da günübirlik görülebilir. Bu oniki adalar gezisi rüya gibidir. Ayrıca 19 km uzaklıktaki Günnük ağaçlarıyla ünlü Küçük Kargı, 17 km uzaklıktaki Katranca Koyu, Ölüdeniz, Belcekız ve Belcekız’a 3 km uzaklıktaki Kıdrak, sık çam ağaçları ve berrak denizi ile ideal bir dinlenme yeridir. Ölüdeniz’den 5 – 6 km uzaklıkta, 350 m yükseklikte dağlar arasındaki Kelebekler Vadisi de ayrı bir güzellik oluşturur.

Ölüdeniz ise ayrı gezi güzergâhıdır. Burada bulunan ve 1925 yıllarında büyük bir kent olan Kayaköy, değişim yoluyla boşalmış olan taş evleriyle dikkati çeker. Kayaköy’e giderken görülen Hisarönü, modern bir konaklama ve alışveriş merkezi olmuştur.

Ayrıca Gemili Adası ve Karacaören Adaları’nın üzerleri de eskiden ne denli önemli olduklarını ispatlarcasına kalıntılarla doludur. İlçe merkezindeki müze görülebilir. Fethiye’ye 50 km uzaklıktaki bir doğa harikası olan 18 km uzunluktaki kanyonuyla ünlü Saklıkent ve Fethiye yaylaları ile Tlos yakınındaki Yaka Park sıcaktan bunalanlar için bulunmaz yerlerdir. Babadağ’da yapılan yamaç paraşütü, oniki ay boyunca yapılabilen scuba, Dalaman ve Eşen çaylarında yapılan rafting ve kano sporları ayrı bir aktivite oluşturmaktadır. Fethiye tarihi ile doğanın harika bir şekilde bütünleştiği ender yerlerden birisidir.

Telmessos (Fethiye)

Fethiye, Mendos Dağı’nın eteklerinde, adını verdiği körfezin kenarına eski Telmessos’un üzerine kurulmuştur. Bu nedenle harabeler bugün bu şirin ilçenin altında kalmıştır. Fethiye, konaklama tesislerinin fazla oluşu, birbirinden güzel koyları ve yat turizminin de gelişmesinden dolayı Batı Lykia bölgesi gezilerinin merkezini teşkil eder. Dalaman Havaalanı’ndan 50 km uzaklıkta bulunan Fethiye’ye Muğla, Denizli ve Antalya yoluyla gelinebildiği gibi, deniz yoluyla da ulaşılabilir. Tarih, doğa ve deniz ile iç içe olan Fethiye’de konaklayanlar, civardaki Kadyanda, Pınara, Tlos, Sidyma, Xanthos, Letoon ve Patara gibi antik şehirleri de kolaylıkla gezebilirler. Burada, 16 derecenin altına düşmeyen sıcaklığıyla dokuz ay kalınıp denizden faydalanılabilir.

Adını tanrı Apollon’un oğlu Telmessos’tan aldığı söylenen kent M.Ö. 547 yılında Pers generali Harpagos’un eline geçerek Karya Satraplığı’na bağlanır. M.Ö.V. yüzyılın ortalarında Attik – Delos Birliği’ne katılan şehir daha sonra birlikten ayrılarak bağımsız kalmıştır. M.Ö. IV. yüzyılda Lykia Birliğini oluşturma gayreti içindeki Limyralı Perikles’in Telmessos’a sefer açtığını ve onun birliğin içine girmesini sağladığını biliyoruz. Perikles’in (M.Ö. 360) hakimiyetine son veren İskender, Telmessos’u alarak kentin kralını yine şehrin başında bırakmış, ancak komutan Nearkhos’u da genel Lykia valisi atayarak yoluna devam etmiş, bu şekilde Telmessosluların gönlünü almaya çalışmıştır. Ancak Kral Antipatrides bir müddet sonra Vali Niarkhos’a karşı çıkmışsa da Nearkhos bir kutlama için şehre müzisyenler göndermiş, müzisyenlerin aletleri arasına kılıçlar saklayarak şehri zaptetmiştir. Telmessos, İskender’in ölümünden sonra bir müddet Ptolemaiosların yönetiminde kalmış, M.Ö. 189′dan sonra Bergama Krallığı’na bağlanmış Bergama Kralı III. Attolos’un ölümünden sonra topraklarını Roma’ya bırakan vasiyetnamesi ile de doğrudan Roma’ya bağlanmıştır.

M.Ö. 88 tarihinde Pontus Kralı Mithridates Roma topraklarına saldırmışsa da yapılan savaşta yenilmiştir. Bu savaşta Roma’nın yanında yer alan Rodos’a, Telmessos ve kıyı şeridi armağan olarak verilmiştir. Bu dönem içinde, diğer Lykia şehirleri gibi Telmessos da Rodoslulardan şikayetçi olmuş ve sonunda Roma Lykia’yı Rodoslulardan geri almıştır. Bizans döneminde de varlığını sürdüren şehir, M.S. VII. Yüzyıldan sonra Arap akınları ile önemini kaybetmiştir. VII. yüzyılda II. Anastasius Telmessos’a kendi adını vererek Anastasiupolis demiş fakat bu isim fazla tutmamıştır. 1424′de Osmanlı topraklarına katılan Telmessos’a uzak şehir anlamına gelen Makri, daha sonrada Megri denmiştir. Megri adı 1934 yılında ilk Türk pilotu Fethi Bey’in anısına, bugün kullanılan Fethiye ismiyle değiştirilmiştir. 1850′lerde Telmessos’u gören C. Texier’in bildirdiğine göre, şehirdeki Apollon Tapınağı ve tiyatro o zaman görülebiliyormuş. C. Texier’den sonra 1856′da meydana gelen büyük deprem bu yapıların yıkılmasına sebep olmuş, bundan yüz sene sonra meydana gelen ikinci büyük depremle, Fethiye gibi bu kalıntılar da yok olmuştur.

Bugünkü Fethiye, bu depremden sonra, yani 1957′den sonra kurulan Fethiye’dir. Telmessos’un iskele yakınında bulunan tiyatrosu bugün kazılarla ortaya çıkartılmıştır. Erken Roma döneminde yapılan ve M.S. II. yüzyılda onarım geçiren bu tiyatro 5000 kişiliktir. Şehrin ilk kurulduğu yer olan kale, bir surla çevrilidir. Bugün bu surların altında Roma, üzerinde de Orta Çağ’da yapılan surlar görülür. Zira Rodos Şövalyeleri bu kaleyi kullanarak bölgeye hakim olmaya çalışmışlar ve limandaki Şövalye Adası’nı kullanarak şehri denetim altında tutmuşlardır. Şehrin akropolünün doğru yüzünde her taraftan görülen ve şehrin üzerinde görkemli görüntüsü yer alan Amyntas’ın mezarı adeta Fethiye’nin simgesi olmuştur. Cephesi iki sütunu olan ion tapınağı tarzındaki bu kaya mezarı, Hermepias’ın oğlu Amyntas’a ait olup M.Ö. IV. yüzyılda yapılmıştır. Bu mezarı 1850′lerde gören C. Texirer de mezar kapısının sol üst köşesine imzasını atarak burayı gördüğünü sanki belgelemek istemiştir. Amyntas mezarının yanında ona benzeyen ancak sütununun biri kırılmış, tapınak biçimli bir kaya mezarı ile başka kaya mezarları da bulunmaktadır. Şehrin içinde de Lykia tipi birçok lahit görülür. Bunlardan biri hemen bu kaya anıtlarının altındaki sokakta, bir de hükümet binası ile iskelenin yanıdadır. Hükümet binası yanındaki lahit, kabartmalı olup sağlam olarak günümüze gelebilmiştir. Kapaktaki kabartmalarda dörder savaşçı ellerinde kalkanları olduğu halde, savaşmakta, uzun giysili bir adam sağ tarafta koltukta oturmaktadır. Yan yüzlerde de figürler vardır. M.Ö. 340 yıllarına ait bu lahdin, eskiden alt kısımlarında da kabartmaların olduğu, hem Ch. Fellows hem de C. Texier’in çizimlerinden anlaşılmaktadır. Ayrıca Cumhuriyet Mahallesi’nde bulunan ve M.Ö. IV. yüzyıla ait iki lahitten birisi kabartmalıdır. Ancak bu kabartmalar çok tahrip olmuştur.

Fethiye’nin çevreside antik şehirlerle doludur. Örneğin Eşen’in kuzeybatısında, Fethiye’ye 45 km uzaklıkta bulunan Minare Köyü’ndeki Pınara harabeleri ilginç Lykia kaya mezarlarına sahiptir. Burada tiyatro, odeion ve tapınak gibi bir çok yapı sağlam olarak görülür. Eşen’in güneyinde Dodurga Köyü’nde bulunan Sidyma harabelerinde de yine görülmeye değer ilginç mezar anıtları bulunmaktadır. Lykia’nın altı büyük kentinden birisi olan, Fethiye’ye 40 km uzaklıkta, Yaka Köyü’nde bulunan Tlos harabeleri de akropol, tiyatro, hamam, agora ve stadion gibi kalıntılarıyla çarpıcı bir görünüm arz eder. Bunlardan başka Fethiye’ye 25 km. uzaklıktaki Üzümlü’de bulunan Kadyanda’da stadion, tiyatro, agora ve hamam kalıntıları yer almaktadır.

Bugün olduğu gibi yüzyıllarca önce de insanlar bu güzel bölgeyi beğenmiş ve yerleşmişlerdir. Fethiye Körfezi içinde de bazı antik yerleşmeler vardır. Bedri Rahmi Koyu üzerinde Krya, Manastır Koyu üzerinde Lissa ve Lydai ile Göcek yolundaki İnlice’de Daidala antik kenti bunlardan birkaçıdır.

Doğa ve tarihle bütünleşen Fethiye’de birbirinden güzel koylar gezilebilir. 4 km uzunluğundaki tabii plajı ile Çalış ve Karagözler şehrin içindeki plajlardır. Buralarda denize girebileceği gibi Fethiye’den kalkan dolmuş motorları ile Fethiye koyları da günübirlik görülebilir. Bu oniki adalar gezisi rüya gibidir. Ayrıca 19 km uzaklıktaki Günnük ağaçlarıyla ünlü Küçük Kargı, 17 km uzaklıktaki Katranca Koyu, Ölüdeniz, Belcekız ve Belcekız’a 3 km uzaklıktaki Kıdrak, sık çam ağaçları ve berrak denizi ile ideal bir dinlenme yeridir. Ölüdeniz’den 5 – 6 km uzaklıkta, 350 m yükseklikte dağlar arasındaki Kelebekler Vadisi de ayrı bir güzellik oluşturur.

Ölüdeniz ise ayrı gezi güzergâhıdır. Burada bulunan ve 1925 yıllarında büyük bir kent olan Kayaköy, değişim yoluyla boşalmış olan taş evleriyle dikkati çeker. Kayaköy’e giderken görülen Hisarönü, modern bir konaklama ve alışveriş merkezi olmuştur.

Ayrıca Gemili Adası ve Karacaören Adaları’nın üzerleri de eskiden ne denli önemli olduklarını ispatlarcasına kalıntılarla doludur. İlçe merkezindeki müze görülebilir. Fethiye’ye 50 km uzaklıktaki bir doğa harikası olan 18 km uzunluktaki kanyonuyla ünlü Saklıkent ve Fethiye yaylaları ile Tlos yakınındaki Yaka Park sıcaktan bunalanlar için bulunmaz yerlerdir. Babadağ’da yapılan yamaç paraşütü, oniki ay boyunca yapılabilen scuba, Dalaman ve Eşen çaylarında yapılan rafting ve kano sporları ayrı bir aktivite oluşturmaktadır. Fethiye tarihi ile doğanın harika bir şekilde bütünleştiği ender yerlerden birisidir.

Syedra Antik Kenti

Pazartesi, Ağustos 24th, 2009

Syedra

Alanya-Gazipaşa karayolunun yaklaşık 20.km.sinde Seki Köyü sınırları içerisindedir. Kente, batıda halen ayakta olan anıtsal kapı ile girilir. Kentte, Antik Çağdan günümüze değin kullanılan, içleri sıvalı doğal kaynaktan beslenen sarnıçlar vardır. Kentin su gereksinimi çok sayıdaki diğer sarnıçlarla da karşılanmaktadır. Kent içindeki bir mağarada, doğal kayaya oyulmuş nişin çevresi freskolarla süslenmiştir. Mağara dinsel amaçlı kullanılmıştır ve vaftiz mağarası olarak bilinmektedir. Kentin doğusunda, çok görkemli bir yapı kalıntısı olan hamam ile karşılaşıyoruz. Zemininde yer yer mozaik kalıntıları görülmektedir. Hamamın hemen batısında kuzey-güney doğrultusunda kentin sütunlu caddesi uzanmaktadır. Caddenin kuzeyindeki duvarda nişler yapılmıştır.1994 yılından bu yana Alanya Müze Müdürlüğü’nce yapılan kazılar sonucunda, sütunlu caddenin, 250 x 10 metre boyutlarında ve kuzeyi sütunların taşıdığı ahşap çatı ile kapalı, güneyi taş döşemeli açık yol şeklinde olduğu ortaya çıkmıştır. Oyun ve yarışlarla ilgili bilgiler içeren birçok yazıtın varlığı kente önem kazandırmıştır. Kentdeki diğer önemli yapılar tapınak, tiyatro, dükkanlar, evler ve kent surlardır. Kazılar sonucunda kentin İ.Ö.7.yüzyıldan İ.S.13.yüzyıla kadar ki tarihine ilişkin kalıntılar ortaya çıkarılmıştır.